0

Okumuyor muyum?

IMG_1425

Kredi kartı ile saçma sapan şeyler alıp, parasının hesabını bilmeyen, ay sonu gelince sadece asgarisini ödeyip aynı saçmalıkta harcamalarına devam eden insanlar vardır. Mutlaka  tanıyorsunuzdur (valla kimseye laf çakmıyorum:))böyle birilerini. Kendimi zaman konusunda öyle hissediyorum. İşim yokmuş gibi iş icad edip sonra gün ne çabuk bitti hafta ne zaman geçti diye söyleniyorum…

Ama bazı şeyler var ki benim için su içmek, uyumak kadar elzem. Olmazsa olmaz. Kitap okumak, yeni şeyler öğrenmek, sürekli plan yapmak, geleceği hayal etmek bunların başında gelenlerden sadece bir kaçı.

Epeydir paylaşmıyorum ama bence yani benim gibi temposu olan biri için hiç fena okuduğum söylenemez. Son bir yılda neler okuduğumu yaza göz kırptığımız şu aralar sizinle paylaşmak istiyorum. Fikir olur, bavula atar, yolda izde okursunuz belki;)

Çay güzeli kısacık öykülerden oluşuyor. Bir kısmı gerçek bir kısmı kurgu ki bence gerçek olanlar çok çok başarılı. İçimi ısıttı desem anlar mısınız? Çocukluğumun aynı coğrafyada geçmesinin bunda payı büyük elbette. Kitap ince, öyküler akıcı. Bir kaç saatlik yolculukta ya da uzun bir kahve keyfinde bitirebilirsiniz…

Reklamlar
0

Aliya

Uzun zamandır kitap tavsiyesi vermiyorum. Arayan, soran, okuyamıyor musun artık diyen:) Şaka bir yana ister istemez okumalarım azaldı ama asla bitmedi, bitemez. İki satır da olsa fırsat bulduğum her an okuyorum. Bu kitap da elimde uzun süre kaldı ama nihayet serin bir yaz gününde bitiverdi.

Rıfat N. Bali’ nin kaleme aldığı ülkemiz yahudilerinin 1948 yılında kurulan İsrail devletine göçünü anlatıyor. İlk yüz sayfa çok sıkıcı. Nerden aldım bu kitabı elime okunacak onca şey varken dedirten ama sonrasında çorap söküğü gibi akıp giden bir hikaye. Her şey bir yana neden okunası biliyor musunuz? Empati kurabilmek için okuyun. Eşzamanlı olarak Altan Öymen’ in Değişim Yılları’ nı da okuduğum için ayrıca ilgimi çekti. Çapraz sorgulama oldu diyebilirim. Tarihe meraklı olmayı gerektirmeyecek kadar güzel, akıcı bir dille yazılmış.
Tavsiye ediyorum ama kamuya açık alanlarda okurken “her şey İsrail’ lilerin başının altından çıkıyor” gibi abuk, basit siyasi yorumlara hazır olur. Bir ara kitabı kaplamayı bile düşünmüştüm:)

0

Türkiye’ de Azınlıklar

Açsınız, hem de çok. Ve bu durumda seçme şansınız yokken önünüze gelen koca bir dilim pastayı ya da yarım tepsi baklavayı o açlıkla midenize indirdiğinizi düşünün! Oturdu dimi:) İşte Baskın Oran’ ın Türkiye’ de Azınlıklar kitabı bende biraz o etkiyi yaptı. Bir alt yapı -yani çok aç değilim ama tok da sayılmam- var ama bu kitap için çok yetersiz. Okurken dönüp araştırdığım, durup bir düşüneyim dediğim çok konu oldu.

Kitabın sunduğu en güze şey farklı bir bakış açısı. Bu duygu kitap okurken belki de en keyif aldığım şey. Ben bunu daha önce niye hiç düşünmedim diye kendime hayret ediyorum. En son Meryem Uzerli’ nin ülkeyi terk edip hayatımıza “tükenmişlik sendromunu” kattığı günlerde bir röportajında okumuştum. Cümleleri birebir hatırlayamasam da şöyle  “Evet ben Türk’ üm kendimi de Türk hissediyorum ama ana dilim Almanca. Ben tüm duygularımı yani kendimi en iyi bu dilde ifade ediyorum. Onun için buraya sığındım. Burada -Almanya- bir uzmandan destek almak istedim” diyordu. O gün resmen bir kapı aralanmıştı beynimde. Bu kitabı okurken de bazı konularda öyle oldu. Yine katılmadıklarım, şaşırdıklarım, yok artık dediklerim olsa da hazmı zor bir kitap. Ama okunası haberiniz olsun!

Not: Şu mimozaların güzelliği nedir kardeşim? Hele kokuları…