0

Adatepe

Ülke turizminin halini her fırsatta dile getiriyorum. Böyle giderse çok iyiye gideceğini de düşünmüyorum. Eleştirecek çok şey var ama bu yazının konusu bu değil çünkü Adatepe güzelliklerle anılmalı.

Benden yol tarifi beklemeyin zira sizi Adatepe diye Safrobolu’ ya gönderebilirim:) Başınızın çaresine bakıp tabelaları takip ederek Adatepe’ ye ulaştıysanız çok iyi, bundan sonrası için bana kulak verebilirsiniz.

Adatepe’ ye varmadan yolun sağ tarafında Zeus Altar’ ı var. Vaktiniz varsa mutlaka uğrayın manzarası çok güzel-miş. Ben gidemedim, seneye inşallah diyorum. Ha bir de gideceğiniz günü mümkünse hafta içine, değilse sabah saatlerine denk getirin zira böyle yerlerde insan sakinlik arıyor, en azından ben öyle düşünüyorum. Adatepe’ ye varıp aracınızı park ettikten sonra meydana bakıp hayal kırıklığı yaşamayın.

Hatta meydanda fazla oyalanmayın. Hemen yukarı doğru yürümeye başlayın ama sakin sakin yürüyün. Kalabalığı arkanızda bırakmanın, temiz havayı içinize çekmenin, taş yolları ayaklarınızda hissetmenin huzurlu dinginliği ile yürüyün. Tepede nefes kesen manzarada soluklanın, olur mu?

Köyün geneline hakim taş evler çok güzel. Camisi, sokakları, yolları her biri insanı ayrı mutlu ediyor. Emre ve Defneyi köy meydanında babaanne ile bırakıp hızlıca geziyoruz etrafı. Tabi bu kadar dolaşınca bünye bir soluklanmak istiyor. Böyle güzel bir yerde kesinlikle alelade bir yerde durmak olmaz, olamaz, olmamalı! İşte bu aşamada köy meydanında alışveriş yaptığım esnafa soruyorum -ah adını unuttum ama sattığı ürünler emsallerine göre çok uygundu- bana Refika Kafe’ yi tavsiye ediyor.

Tabela karmaşası, çocukların mızıklamaları ile biraz zor olsa da buluyoruz. Ama buna değiyor gerçekten. Manzarası çok güzel, mekan tasarımı köyle bütünleşmiş. Size sadece limonata mı içsem, kahve mi ya da hangi tatlıyı yesem diye seçim yapmak kalıyor…

Not 1: Biz maalesef köy meydanında yemek yemek gibi bir hata yaptık siz yapmayın. Fırsatınız varsa erken gidin kahvaltı yapın. Ama limonatasını da illa tadın derim ben:) Ben şimdiden önümzdeki yaz için hayal kurmaya başladım bile!

Not 2: Tabela konusu burada da eksik bence. Küçücük köyde acele davranmanın da etkisiyle Refika Kafe’ yi zor bulduk. Ama İda Blue otelin hemen arkası dersem çok kolay olacak sanırım. Ve kalacak olsam kesinlikle bu otelde kalırdım. Çünkü kafesi bu kadar güzelse odaları kim bilir nasıldır:)

Reklamlar
0

Çamlıbel

Yıllar yıllar önceydi, sanki asır geçmiş kadar eski geliyor şimdi yazarken. Ağabeyimle aynı odada kalıyoruz. Bir ranzamız var, o altta ben üstte yatıyorum. Her gece yatmadan önce biraz konuşuyoruz sonra devasa müzik setimizde bizim için önemli olan insanların hayatlarını dinleyip uyuyoruz. Hayat çok da kolay değil o zamanlar. Ama bitmez bir gayret ve yaşama sevinci ile sarılıyoruz ona. En ufak keyif anlarını şölene dönüştürebiliyoruz. Ki zaten o anlar çok sınırlı, sayılı… İşte onlardan biri de ağabeyimin abone olduğu Atlas dergisi. Tek satır atlamadan okuyoruz. İleride -paramız olacak, işe gireceğiz, hayat bize de güneşli günler gösterecek- gitmeyi planladığımız yerleri konuşuyoruz. Ama bu tek satır atlamama durumu ben de hat safhada, öyle ki son sayfadaki reklamları bile okuyorum. Bir Zeytinbağı Otel var reklam yazısı üç beş cümle ama beni mest ediyor. Her ay aynı repliği bıkmadan okuyup okuyup mutlu oluyorum.

Hayat işte, rüzgarı esiyor benim üzerimde de ve son üç yıldır Zeytinbağı Otel’ in Kazdağları’ na, Çamlıbel’ e gitme fırsatım oluyor, çok şükür. Köy meydanında bir kahve var, çok güzel ama gerçekten çok güzel. Sahibi de, çalışanları da çok iyi. Her gittiğimde önce karadut suyu sonra ayran içiyorum. İkisi de gerçek olduğundan damağımda bekletip beynime kazıyorum tatlarını… Karadutun o tatlı ekşi mayhoşluğu, yayık ayranının dilime değen parçaları… Rüzgar ve Emre fırsat verir de  -şimdi buna Defne’ de eklendi- iki satır okursam değmeyin keyfime!

Bence sonbaharda çok daha keyifli olur Çamlıbel. Hatta fırsatınız olursa çam ormanlarının arasında biraz yürüyüş yapıp kozalak toplayın. Havasını içinize çekin, kuş seslerini hafızanıza kazıyın. Yıl içinde şehir hayatından, iş stresinden delirmeye bir kala açar açar dinlersiniz:)

Not: Gezmek güzel şey azizim. Sakın iki çocukla da mı demeyin, önemli olan beklentiyi yüksek tutmamak, neyle karşılaşacağını bilmek, valla bak:)

0

Lavanta Kokulu Köy

Bazen eleştiri yaparken ipin ucunu kaçırdığım oluyor. En acımasız eleştirileri de kendime yapıyorum. Çocuklar doğmadan önce çok daha acımasızdım kendime ve etrafımdakilere. Şimdilerde daha sakin ve insaflıyım diyebilirim:) Mükemmellik aramıyorum öyle her şeyde artık ama külliyen koyvermiş de değilim. Bu açıdan okuyun lütfen yazdıklarımı.

Antalya tatilimiz için plan yaparken koca adam “uğrayalım mi Lavanta Kokulu Köye” dedi ? Yol üzerinde olması, rotayı çok uzatmaması -çünkü çocukla arabada ne kadar az süre o kadar az arıza demek- bizi cezbetti. Bütün instagram aleminin paylaşa paylaşa bitiremediği bu mekan, güney İtalya havası falan derken ben bayağı heyecanlandım tabi. Ama daha yol ayrımında başlıyor hayal kırıklıkları. Maalesef doğru düzgün bir tabela bile yok. Tamamen el yordamı ile gidiyorsunuz. Yolların bozukluğu, nereden döneceğinizi bilememeniz ve sizin gibi başka araçlarında kuyruğa eklenmesi ayrıca eziyet oluyor. Yine de yolu bir şekilde buluyorsunuz. Lavanta tarlalarını görünce içinizde mor dalgalar oluyor ki öyle dağ tepe lavanta da değil. Hani göz alabildiğine bir morluk yok. Fotoğraf hileleri ile onu bekliyorsunuz ama yine de var olan hali ile nefis bir manzara. Şuradan mı buradan mı derken köy meydanına geliyorsunuz ki, işte burada yine memleketin turizm anlayışı ile karşılaşıyorsunuz. Kahvaltı verilen bir mekan ama çay da içebiliyorsunuz. Her ne kadar çay deyince ” kahvaltı yapmayacak mısınız?” gibi şaşkın bir soru ile karşılaşsanız da… Ortamın derme çatmalığı da büyük bir hayal kırıklığı. Aklımdaki keyifli mekan anlayışı bin parça ki burada koca adam beni uyarmıştı. Sorun bende, hayal gücümü dizginleyemediğim için parçalar bu kadar fazla kalbimde:)

Alabileceğiniz elle tutulur bir hediyelik eşya da olmayınca en mantıklı ve bence kesinlikle en güzel şey taze kesilmiş bir demet lavanta. Biz orada iken fikir sahibi ile bir televizyon kanalı röportaj yapıyordu. Fikir harika gerçekten. Destek ve kredi almaları, Anadolu Efes Gelecek Turizmde projesi ile işbirliği halinde olmaları da çok güzel. Evet her şey bir anda olmuyor, buna da katılıyorum ama aracı park ettiğimiz yerdeki çer çöp, kullanılmayan traktör parçaları vs. Bunlar hep mi olur ya? Hasadın ilk yarısında -biz 12.07.2017 tarihinde oradaydık- kırk bin turist gelmiş ve bu sayısının seksen bini bulması bekleniyormuş. Bu kadar az zamanda bu kadar turist ağırlanıyorsa işler daha özenli olabilir diye düşünüyorum. Yine de amacım yıkıcı değil yapıcı olmak. Yapılmaya çalışılan iş gerçekten harika. Daha iyi olacağına kesinlikle inanıyorum. Bu fikir sayesinde artık köklü firmalar lavanta yağı ithal etmeyip buradaki üretimden satın alıyormuş. Bu tip eleştirilerle bir kaç yıl sonra daha güzel işler görebilmeyi ümid ediyorum. Siz ne düşünüyorsunuz merak ediyorum?

Not: Yakın zamanda Adatepe’ yi gezdim, kesinlikle örnek alınabilir. Ayrıca bir kaç sene önce Mardin’ de gezdiğim Deyrülzefaran Manastırı’ nı da tek geçerim. Ve tabi Safranbolu ki esnafın şark kurnazlığı yapmadığı nefis bir ilçemiz, gitmediyseniz kesinlikle gidin.

0

İki Çocukla Pure Selectum

İki çocuk dedin mi, herkesin söyleyecek sözü oluyor illa ki! Ama mesele sizin çocuklarınızı tanımanız ve tatilden ne beklediğiniz? Açıkçası benim beklentim yemek, ütü gibi ev işleri düsünmeden, Emre yemeğini yesin diye kırk takla atmadan üç beş gün geçirmek. Eh olursa da -aslında beni en çok heyecanlandıran:)- iki satır okuyup yanında soğuk/sıcak bir şeyler hüpletmek:) Oldu mu? Oldu valla!

Sabah 06:30 da kendi aracımızla Bursa’ dan Antalya’ ya yola çıktık. Çocuklar yolun çoğunu uyuyarak geçirdikleri için sadece bir kez durduk. Öğleden sonra odamıza yerleştik. İlk gün Emre’ nin alışma/sınırları test etme hali vuku bulduğu için gerilimli geçti. Hatta bir ara “seneye kesinlikle tatil yok! Yeter, iki çocuklu kadınsın otur evinde!!!” bile demiş olabilirim. Ama ertesi gün hemen bir düzen ve görev dağılımı yapıp rahata erdik. Emre’ yi babasına satıp pardon verip ben Defne ile takıldım. Deniz havuz keyfi yapamadık tabi. Kafamı suya sokup serinleme şeklinde üç dakikalık seanslarla mutlu oldum. Ama koca adamı düşününce ben iyi durumdaydım zira Emre’ nin peşinde havuz havuz koşmaktan lokal yanıklar meydana geldi:)

Oteli çok begendik. Hatta o kadar beğendik ki üç gece olan tatili bir gece daha uzattık. Otelin denize yakınlığı çok iyi. Evet biliyorum bütün beş yıldızlı oteller denize sıfır ama villa şeklindeki odalar kocaman arazi içine serpiştirilince ve size en uçtaki oda denk gelince vay halinize! Bu otelde böyle bir ihtimal yok. Tüm odalar ana binada. Alt kat restoran. Oradan yüz metre kadar yürüdünüz mü hooop denizdesiniz. Otelde tek bir havuz var. Ama kocaman, gerçekten kocaman devasa bir havuz. Bir tarafı basamaklı, su seviyesi topuğunuzu geçmiyor. İçine şezlonglar koyulmuş. Çocuklar için basamaklı kısım favori tabi önündeki şezlonglarda. Ama şezlog sıkıntısı olmadığı için telaşa gerek yok. Ayrıca havlu kart gibi zımbırtık işler de yok. Havuzun bir tarafında Kids Club var. Aktiviteleri gayet güzeldi, son gün takıldık. Ama çocuk odaklı bir otel olmadığı için kafanızda şişmiyor:) Çocuklu aileler için deniz kenarında çok iyi ücretsiz pavillon kullanımı beni on ikiden vurdu diyebilirim. Bu segmentte gittiğim hiç bir otelde böyle güzellik görmedim. Biz her gün deniz kenarında takıldık. Defne’ yi rahat rahat emzirdim, öğlen Emre’ ye yemeğini yedirip uyuttum, bazen yemeğe gitmeyip atıştırdık. İskele de yetişkinler için çok güzel tasarlanmış ki çocuksuz tatilciler oradaydı, biz uzaktan baktık:) Gün boyu yemek seçenekleri, acaba şöyle olabilir mi dediğinizde “çocuk için mi istiyorsunuz? Hemen!” cevabı, personelin inanılmaz motive hali…Kısacası biz çok beğendik. Tekrar gidebilir, herkese de tavsiye ederim!

Evet otelin adı dimi:) Selectum Luxery Resort/Belek

Not 1: Size bir mutlaka yapın listem var: Bir kere tatili bir konsere denk getirin. Biz Mustafa Sandal’ ı seçtik. Nostaljik oldu, çok keyifliydi. Çocuklarla konser nasıl oldu derseniz onları uyutup lobinin terasındaki cafede çayımı içip dans ettim! Hayat çok güzel:)

Not 2: Mutlaka ama mutlaka öğlen on ikide başlayan dönerini yiyin. Otelin yemekleri çok güzel ama etleri şa-ha-ne! Bunu da bir beş yıldızlı otel için ilk defa söylüyorum dikkatinize.

Not 3:Otelin neyini beğenmedin derseniz yani çok dert değil benim için ama pastanesi çok zayıf hatta kötü. Lobide olması da ayrıca kötü. Yani öylesine yapılmış gibi. Otelin girişinde resepsiyon da yok. Masalar var. O da pek hoş değil. Zaten dekorasyon da çok ağır. Ama dedim ya bunların hiç biri benim için dert değil. Deniz yakın, hizmet iyi, yemekler güzel daha ne olsun?

Not 4: Otelin çarşaf gibi denizini -bazı günler öğleden sonra dalgalı- ve kenardaki pavillion fotograflarını bulamadığım için koyamadım:(

1

Havran Pazarı

Pazar gezmek en büyük keyiflerimden biri. Hele de Ege pazarları, yöresel pazarlar, ilk son fark etmez baharda kurulan pazarlar. Seviyorum işte. Keşke imkan olsa sabahın ilk ışıkları ile gidebilsem. Ama gidebildiğime de şükrediyorum:)

Ege’ nin pazarları pek meşhur, seveni müdavimi çok. Benimde gidilecek pazarlar listemde Havran Pazarı üst sıralardaydı. Geçen yıl fırsat oldu gittim. Bol bol fotoğraf çektim. Anlatmak bugüne kaldı. Benim için nostalji sizin içinse yaz için bir rota olur diye paylaşmak istedim. Fotoğraflara baktıkça mutlu oluyorum. Sizin de içiniz açılır umarım:)

Bu teyzeleri çekmek sanmayın ki öyle kolay. Hele ilk fotoğraftaki teyze için pazarı neredeyse iki kez turladım:) Yöresel kıyafetleri ile pazarın en güzel rengi onlar. Kapalı pazar alanının dışında köylüler sokak aralarında kendi ürünlerini satıyor.

Özellikle kadınların tezgah açtığı bu açık kısımda maaile gelip satış yapanlarda var. Mevsim yaz olunca çocuklarda ailelerine yardım ediyor.

Belki bizim pazarda da aynı domates biber satılıyor ama nedense buralarda gezip kendi elimle bu kadınlardan satın alınca pek kıymetli oluyor benim için. Pişirirken de yerken de ayrı tat alıyorum desem abartmış olmam!

Havran Pazarı yılın bu zamanı daha da renkli. Yolunuz düşerse kaçırmayın. Cuma günleri kuruluyor!!!

0

Karacabey

img_0581Yediğimi içtiğimi paylaşmayı pek sevmiyorum. Ama bazı yerler var ki daha çok insan duysun, bilsin, bu lezzetin tadını çıkarsın istiyorum. 2012 yılında Bursa’ ya ilk geldiğimde en çok ilçelere gitmeyi sevdim. Çünkü şehir merkezi artık sıradanlaşmış, doğa yok edilmiş, yeşil Bursa sloganı koca bir griye dönüşmüştü. Hal böyle olunca ilçeler en güzel kaçış rotaları oldu. İlçeye göre güzel bir öğle yemeği için mekan aramakta bana düştü . Ben görev insanıyım, verildi mi yaparım:)

img_0574

Karacabey’ de Soğan Hali’ nin içinde incecik akan bir derenin kenarında Tavacı Refik. Ağzının tadını bilenler onu zaten çoktan keşfetmiş. Ama tatile giderken ya da ne biliyim Bursa’ ya gezmeye gelmişken şöyle iyi bir yemek arıyorum diyenlere dört mevsim iyi bir adres.

img_0571

Öğlen vakti biraz kalabalık ama mekan ferah. Fiyatlarda gayet makul. Sadece tek bir kare başlangıçlardan paylaşacağım. Gerisini siz gidince kendiniz çekersiniz:)Fotoğraflar kış başından. Sonbahar ve ilkbahar bence fotoğrafçılar için kaçırılmayacak zamanlardan.

img_0583

Not 1:Bu işi seviyorum, demiş miydim?

Not 2: Tavacı Refik’ i Şef Ömür Akkor Komili Lezzet Seyahatnamesi adlı kitabında da anlatmış ki kendisi mekan tavsiyesinde çok başarılı.

0

Bir Hafta Sonu Kaçamağı

015 Temmuz sonrası izinlerimiz kapanınca tatil planları rafa kalkmıştı. Biz de Cuma mesai bitimi yola çıkıp pazar akşam dönebileceğimiz bir yer aramaya başladık. Ayvalık-cunda sevdam malum ama eşim üç saat yol, git gel zor olur diyerek beni vazgeçirdi. Hem yeni bir yer keşfedelim hem de yolda vakit harcamayalım ederken Erdek’ te karar kıldık. Yol Bursa’ dan yaklaşık iki saat sürüyor. Hal böyle olunca gece gitmektense sabah erkenden yola çıktık. Kalınabilecek en iyi iki otelden birini booking.com dan ayarladık. Ve işte sonrası tam bir yurdum tatil beldesi klasiği…

Otel kötü ve fiyatı sırf tatil beldesi kategorisinden olması gerekenin iki katı. Neyse nasıl olsa bir gece dedik. Bu da tecrübe dedik. Gece başımıza gelecekleri bilmeden haızrlanıp denize indik. Benim huylu bıdığım şezlongdan şezlonga zıpladı ama kumlara asla ve katta basmadı! Deniz çok güzel olmamakla niyetine girdik bir kere diyip denize girdik. Emre’ yi de zorla bir kerecik olsun sokuverdik. O kadar kolluğu, botu boşa almadık dememek için…

Akşam çıkan fırtına rüzgarı ile dışarıda dolaşmak Emre ve annesi için yalan oldu. Odamıza çekildik. Bir kaç saat sonra odanın ısısı giderek dayanılmaz oldu. Klimayı açıp serinlemek istedik çalışmadı. Eşim camı açtı ve olanlar oldu. İçeri dolan sivri sinekler ile gece boyu bitmeyen macera başlamış oldu. Ve biz her sivri sineği duvara yapıştırdığımızda duvarda önceki misafirlerin hakladığı cesetleri görüp acı acı güldük! Sabaha karşı uyumuşuz.

Ertesi sabah hadi denize tatildeyiz canımızı sıkmaya değmez deyip kahvaltıdan sonra hazırlanıp çıktık. Aman Allahım o ne, her yer irili ufaklı deniz anası! Değil yüzmek elimizi bile sokamadık ve olayı çok uzatmadan erkenden yola çıkıp Bursa’ ya geri döndük.

Etrafın pisliği, nasıl olsa iki ay iş yapıyoruz on ay yatıyoruz mantığı bu ülkede bitmediği sürece turizm asla gelişmez. Belediyecilik rant ve imardan öteye gitmediği sürece yazık bu ülkenin kıyılarına diyorum. Bu yaz geçti evet ama seneye yakın yer diye Erdek’ i tercih etmeyi düşünenlere duyurulur.

Not: Aslında etrafın pisliğini fotoğraflamıştım ama bu kötü görüntüleri paylaşıp içinizi sıkmak istemedim. Bu gezinin tek güzel tarafı Emre’ nin bu fotoğarfı benim için:)