0

Sonbahar Rüyası

IMG_1914Selam millet!

Hazır ramazan başlamış, vakit nasıl geçse diye tırım tırım tırmalanırken işte size hayal kurduracak muhteşem bir yazı:) İki çocukla ilk yurt dışı maceramızı şurada, şurada ve şurada (görgüsüzlüğe bak bir gitmiş üç anlatmışım:)) anlatmıştım, okumadıysanız gidin okuyun sonra buraya gelin:)

IMG_1948

Okuyanlara cesaret verecek, vay be biz de yapabiliriz dedirtecek bir yazı ile daha karşınızdayım. Eylül ayında Pegasus’ un yapmış olduğu über kandırmacalı kampanya ile kafayı yiyip Ekim’ de Prag, Kasım’ da Roma için bilet aldık. Biz aldıktan sonra dolar euro aldı başını gitti! Biz gidiş tarihi yaklaştıkça paraları saymaya, poaça börek ne kadar götürsek diye düşünmeye başladık:)

IMG_1953

Malumunuz insan böyle çoluk çombalak başka ülke gezmecesi planlayınca heyecan yapıyor. Her şeyi en ince detayına kadar düşünüyor. Viyana’ da kiraladığımız ultra pis evden sonra aynı hataya düşmemek için çok dikkat ettik. Merkezi olsun, asansör bulunsun, güvenilirlik şu bu derken turnayı gözünden vurduk! Çok merkezi lokasyonda, tam istediğimiz gibi, temiz, konforlu ve ne yazıyorsa aynısını bulduğumuz bir ev kiraladık. Son anda babaanne ve hala da bize katıldı ( aynı uçakta aynı fiyata bilet aldılar:)) ki değmeyin keyfimize, dans dans dans:)

IMG_1956

İnanın nereden başlayıp neyi anlatacağımı bilmiyorum. Çocuklarla ilk tecrübemiz Viyana idi ve ben müthiş olumlu gittiğim için bir çok zorluğu sonradan fark ettim. Ama Prag kesinlikle çocuklarla gitmek için harika bir yer. Parklar çok güzel, insanlar inanılmaz yardımsever ki bunun için başlı başına bir yazı yazılabilir. İnanın yardıma ihtiyacımız olan her an -sürekli bebek arabası ile olduğumuz için- gece gündüz nerede olursak olalım birileri hep yardım etti. Çocuklara karşı tavırları çok sıcak ve olması gerektiği kadardı.

IMG_1915Uzun uzun müze tabi ki gezemedik ama Kafka cafe, Nazım Hikmet’ in gittiği yerler, tarihi binalar hepsini dolaştık. Hava çok güzeldi. Sabah sekizde -çocukları babaanneye satıp pardon bırakıp:))- evden montlarla çıkıyorduk. Öğlen dönüş yolunda sıcak olduğu için tişörtle eve dönüyorduk. Çocukları alıp o gün için belirlediğimiz parka gidip biraz oynamaca sonra onları uyutup yine deli gibi sokaklarda yürümek… Akşam altı gibi evde toplaşıp yemek yiyip biraz dinlenip sonra çocuksuz yine dışarı çıkıyorduk. Toplam beş gece kaldık. Ben üç gece çıkıp, iki gece evde kaldım. Ne çocuklar ne de ben -tabi diğerleri de- kimse sıkılmadı. Herkes şehirden ve gezmekten çok keyif aldı.

IMG_1972

Size şuraya gidin buraya gidin diye tavsiye vermiyorum. Onlar zaten her yerde yazıyor. Ben size çocukla gitmeniz için en güzel şehirlerden biri kesinlikle Prag diye cesaret verebilirim. Parkın içine kurulmuş bir şehir ve her yer tertemiz. Gluten sorununuz yoksa çocuklara her yerde yemek bulabilirsiniz.

IMG_1965Çek Cumhuriyeti euro kullanmadığı için fiyatlar nispeten makul. Ve genci yaşlısı çok yardımsever. Kaldığımız beş gün boyunca en ufak bir terslik, aksilik, bir göz devirme bile yaşamadık. Kesinlikle kar yağarken de görmeyi hayal ettiğim şehirler arasında yerini aldı.

IMG_1968Gecesi gündüzü ayrı güzel şehrin. Bekar, evli, çocuklu çocuksuz herkese hitap edecek harika seçenekler sunuyor. Viyana gibi hayat akşam altıda bitmiyor. Ve size turist muamelesi yapmıyorlar.  Bunun kıymetini oradayken de anlamıştık ama Roma’ ya gidince beynimize kazıttılar. Onu da anlatacağım…

IMG_2015

Not: Şehir ile ilgili merak ettiğiniz her şeyi lütfen buradan sorun başkaları da faydalansın:)

Reklamlar
0

Viyana Vol #3

davÖnceki yazıda da belirttiğim gibi Viyana tarihi dokusu bozulmamış bir şehir. Tuna kıyısında ve belirli yerlerde çok katlı binalar olsa da geneli dört beş katlı eski yapılar. Binaların tesisatı çok eski ama her şey tıkırında işliyor.Sokaklar da hali ile eski olduğu için çok dar. Bu nedenle kaldırımlar da çok dar ama yine de bebek arabası ile hiç zorlanmıyorsunuz çünkü sokak lambası için direk dikmeyip lambaları binadan binaya çelik halatlarla sabitleyip asmışlar. Gece olunca o tarihi şehir şıkır şıkır oluyor havada uçan ışıklarla. Tıpkı minareden minareye astığımız mahya ışıkları gibi.

dav

Yine dönüyorum Nilüfer’ e bir kaldırımda hem bisiklet yolu, hem engelli taşları, hem sokak lambasının direği derken bir bebek arabasını itemiyorsunuz. Hadi slalom yaptınız ve ilerlediniz. Bir kaldırımdan diğerine geçerken yirmi otuz santimlik bariyerlerden arabayı aşırtıyorsunuz. Bazı kaldırımlarda lütfedip bir teneke betonu bir kıyıcığa döküp “hadi gel buradan geç” diyerek bizi şereflendiren belediyeye şükranlar sunarak ilerleyebiliyorsunuz.

dav

Viyana’ da bütün kaldırımlar yaya geçidine ineceğiniz yerde ya da kaldırımın bitiminde yola sıfır şekilde yapılmış. Fotoğraflarını çektim ama fark edemiyorsunuz çünkü estetik olarak görünümü hiç bozmuyor. Farkı hissettirmiyor. Her şey düşünülerek planlanarak yapılmış. Bunu anlayıp gülümsüyor ve yolunuza devam ediyorsunuz. Emre’ yi haftada iki gün iki saat jimnastiğe bırakıyorum. Her gittiğimde okul önündeki engelli rampasının önünde bir araba görüyorum. Araç sahibi de genelde çocuğunu oraya bırakan bir anne. Söylediğimde “acelem vardı, şimdi gidiyorum” bla bla bla… Sözün bittiği yer diyorum.  Ben bebek arabasını sırtıma alıyorum ama o arabasını iki adım öteye park etmiyor!

sdr

Sigara hassasiyetimiz eşimle hep vardı, çocuklardan sonra kat kat arttı. Yazın bir yerlerde oturmak en çok bu yüzden bize eziyet. Sigara yasağına bizim kadar sevinen var mıdır acaba? Ama o yasakları bile kabul ettirmek, içemezsiniz dedirtmek ne kadar zor oldu. Şimdi akşamları Özlüce Bulvarda yürüyüş yapıyoruz. Yönetmeliğe uygun olmayıp uygunmuş gibi gözüken mekânlar vapur bacası gibi tütüyor. Viyana’ da bir mekân ya kapalı ya da açık, ayrım çok net. Buradaki gibi yok cam balkon yaptık yok üstü açılıyor altı dökülüyor gibi saçmalar yok. Bizde kanun var ama kimi denetleyip neye hesap soracaksın ki? Adam asansörde sigara içmeyi kendine hak bilmiş…

Giderken gerek yaşayabileceğimiz zorluklar gerekse Avusturya siyasi çevrelerinin ülkemize bakış açısı nedeni ile endişelerimiz vardı. Tabi ki kaldığımız üç günde bizim buna maruz kalmamız çok düşünülemezdi ama insan yine de tereddüt etmiyor değil. Fakat şunu anlamış olduk ki kurallar ve insana verilen değer çok net. Hiçbir zaman yurt dışına gidip yerleşmeyi düşünmedim, hala da düşünmüyorum ama insan neden benim ülkemde de bunlar olmasın diyor?

Peki hiç mi beğenmediğin şey olmadı derseniz? Olmaz mı elbette oldu. Öncelikle hava alanından eve giderken ilk bindiğimiz tren çok eskiydi ve havalandrıma/klima yoktu. Ve bindiğimiz kapıda engelli rampası yoktu. Ne stres Allahım!

Her konuda hazırlıklıydım, savaş çıksa aç kalmazdık ama eşim her yerin 18:00-18:30 da kapanmasına fena içerliyor. Benim için –orada yaşasam da- dert olmayacak bir nüans ama gece gezen, markete giden, tatlı yiyen kısaca yarasa olanlar için Avrupa çok tat vermiyor:)

Viyana çok yaşanılası ve sakin bir şehir kaldığımız sürede anladığımız kadarı ile. Ama asla sürekli kalmak, yerleşmek istemem. Çocuklarımı kendi kültürümde ve bu toplumun ahlaki değerleri ile büyütmek istediğimi çok net bir kez daha anlamış oldum.

Ve son olarak kaldığımız ev. Eve girişimiz çok maceralı oldu. İsteyene detayları özelden paylaşabilirim. Size tavsiyem ev kiralayacaksanız airbnb den şaşmamanız:)

Not 1: Lütfen ilk fotoğrafa daha dikkatli bakın. Kaldırımların darlığı, bahsettiğim sokak lambası düzeni vb. Ama en önemlisi ufak bir tümsek için yapılan uyarı,ikaz çılgınlığını gözden kaçırmayın!

Not 2: İkinci fotoğrafta parka giden yol. Kaldırımlar ilk fotoğrafa göre ne kadar geniş. Ve bu genişlik olunca bisiklet yolu, yaya yolu, ağaç hepsi var gördüğünüz gibi. Dönün bir de memleket kaldırımlarına bakın. Geniş, dar fark etmiyor. Hepsini her yere yapıyoruz, neden? Yap-mış olmak için. Biz yapalım da işe yarasın yaramasın…Artık o başkalarının sorunu:)

0

Viyana Vol #2

davViyana tarihi dokusunu korumuş bir açık hava müzesi gibi. Emre arabasında otururken apartmanların ne kadar değişik olduğunu, neden her binada heykel olduğunu sorup durdu:)

Tuna nehrinin kıyısı ve alt tarafında kalan sokaklar merkeze göre daha sakin ve turistsiz. Bu bölgedeki tasarım dükkânlar benim gezmeyi en sevdiğim yerlerden oldu. Özellikle kırtasiye ve ev ıvır zıvırı satan yerlere doğru burnumuzu dönüp adımladık. Hava kaldığımız dört gün boyunca çok güzeldi. Sadece bir akşamüstü yağmura denk geldik, onu da hazırlıklı olduğumuz için sorunsuz atlattık.

dav

Çocuklara gitmeden önceki Cuma günü aşı yaptırmıştım. Doktor ateş olabilir, birkaç gün sonra da grip-nezle gibi burun akıntısı yapabilir demişti. İlaçlarımızı ve ateş ölçerimizi yanıma aldım. Kabızlıktan çok çektiğim için duruma bakıp yemeklerine katmak için probiyotik de alıp çantaya attım. Ama hiç ihtiyaç kalmadı çok şükür.

 

Gitmeden önce bize en çok söylenen aman yanınıza yemek alın, hurma alın, bisküvi alın, peynirinizi götürün… Aldık ama boşa yükmüş, almayın! Başka Avrupa ülkelerini bilmem ama Viyana’ da su bedava. Her yerde buzdolaplı su sebilleri var, basıyorsun soğuk su akıyor. Yemek konusuna gelince zaten hamur işleri başta ekmek olmak üzere çok çeşitli, zengin ve bizdekine benzer. Mükellef kahvaltımı yapmadan çıkmam derseniz o ayrı ama ben o mükellef kahvaltıyı çocuklardan sonra yılda sayılı zamanlarda yaptığım için beni bozmadı doğrusu! Marketlerde hazır sandviçler ve envai çeşit içecek var. Market gezerken alıp çantaya attık, çocuklar oynarken yedik içtik. Ayrıca organik yoğurt vb. ürünlerde çeşit de çok olduğu için her elimi attığımda doyuracak bir şeyler oldu. Yani öyle hurma al, bayılacak gibi olunca yersin falan yalan dolan:)

dav

Gelelim akşam yemeğine, e tabi insan o kadar gezip başka memlekete gidince güzel bir akşam yemeği yemek istiyor. Ama benim dini hassasiyetlerim nedeniyle vejetaryen yemek tercih etmem, günün erken başlayıp çocukların uyku saatinin akşam yemeğine denk gelmesi derken bu konuyu da akışına bıraktık. Bir gün çocuklarla evde yedik. Bir gün dışarıda sürekli atıştırdığımız için yemek aramadık. Bir gün pizza derken, yani sözün özü gezmeye geldim yemek teferruat dedim.

dav

Peki bizi en çok ne etkiledi? Parklar kesinlikle birinci sırada, hatta ilk onda ilk üçü onlara veriyorum. Park, park, park diyorum. Çocuklar olmadan önce parkın önünden geçmezdim. Ama şu an ne kadar önemli olduğunu anlıyorum. Altı yıldır Bursa’ da yaşıyorum. Eski evimin hemen yanında bir dere vardı. Emre doğduktan sonra ıslah edilip düzenlensin diye ne çok mail atmıştım Nilüfer Belediyesine. Şimdi iki yıldır oturduğum evimin yanında birçok boş arazi var. Belediyeye tüm site onlarca mail attık. Park alanı olarak gözüken yerlerin düzenlenmesi için ama gelen cevaplar içler acısı. Benim güzel ülkemde ben ağaç diye yeşil diye ağlaşırken elin oğlu yüzlerce dönüm araziyi şehrin göbeğinde vatandaşına bırakmış tepe tepe çiğnesin diye. Bizde o kadar araziye orman diyorlar. Çocuk parkı dedikleri yer ise o dev arazide belki iki üç yüz metre kare bir alan. Altı toprak, iki salıncak, bir minyatür kaydırak ve kum havuzu hepsi bu. Ağaçların gölgesinde, kuş sesleri içinde ve oyuncakların aksamları genelde ahşap. Etrafı çitle çevrili, kapısı kapanabilen ve evcil hayvanın alınmadığı son derece düzenli bir alan. Kalan yerler ya dümdüz açık alan ya da kocaman ağaçların altındaki yollar, çimenler. Ve çocukların hepsi bu açık alanlarda top oynayıp bisiklete biniyor. Çocuk parkında takılan en büyük çocuk üç yaşında falandır. Bizde Defne abisinin peşinden ayrılmadığı için o parklarda vakit geçirmedik. Ve nerede dursak Emre hemen kendine arkadaş buldu, hiç sıkılmadı. Bursa’ da bütün çocuk parkları lunaparktan bozma bin tane demir yığını oyuncak ve zemin parke döşeli. Çocuk düşüp kafasını kırsın da bir daha gelmesin diye!

Viyana’ da da trafik var ama insana saygı da var. Yaya geçidine adımınızı attığınız an o araçlar zart diye durup size yol veriyor. Bu şehrin en uzak sokağında da böyle, merkezde de. Üç gün gittin ne gördün diyebilirsiniz? Ama kaldığım süre zarfında hep bunu gördüm. Sadece bana değil herkese böyle. Kurallar çok net ve bir şey kuralsa adamlar bunu özümsemiş. Sorgulamıyor, uyguluyor.

 

0

Viyana Vol #1

IMG-20180513-WA0008Tam beş yıl önce Nisan ayının ilk haftası Beyrut’ a gittim. Döndüğümde aklımda bir çok rota, plan. Ama iki ay sonra hamileydim. Eyvah dedim, kafadan on yıl yurtdışı yalan oldu. Sonra takip ettiğim bloglar değişmeye başladı. Ve ben seyahatperest.com u keşfettim. Dünyam aydınlandı resmen. Oğlumla yurtiçinde gezmekten hiç çekinmedim. Çok şükür sorun da yaşamadık ama yurt dışına çıkmak hep düşündürücü oldu. Derken Defne geldi ve arkasından yeşil pasaport sahibi oldum. Malum pasaport, vize maliyetli işler. Daha gitmeden acayip masraflar başlıyor. Euro desen uçtu gitti. En zoru koca adamı ikna etmekti. O da bana dayanamadı ama giderken “sırf sen istediğin için kabul ediyorum. Rezilliğini, zorluğunu gör, bir daha beş sene çocukla yurt dışı istemezsin” dedi. Pıstım kaldım ama yine de geri adım atmadım. Gerekirse tüm zorluğu göğüsler, sesimi çıkarmam dedim. İşte beş günlük maceramız, hazırsanız başlıyorum:

dav

Emre dört Defne bir yaşında. İkisinin de yemek yemesi lazım ve hiç bilmediğim bir ülkede çocukların yemeği en büyük sıkıntım. Bu yüzden ev kiraladık. Bir gün önceden ekmeğimi pişirdim. Yanına kek ve kurabiyede yaptım. Nolur nolmaz dedim:) Ufak bir tencere, otuz gramlık paketli tereyağlar, bir ufak şişe kendi yaptığım (burası önemli:)) domates konservesi ve organik şehriyemi bavula güzelce yerleştirdim. İlk anda market bulamaz yemek de yapamazsam diye bir kilo muz, aldım valla…Sabah çok erken yola çıkacağımız için Emre’ nin kahvaltısını geceden hazırlayıp buzdolabına koydum, sabah çıkarken çantama attım. Bursa’ dan İstanbul Sabiha Gökçen’ e gittik. Uçağımız 10:20 deydi. Sabah 07:30 da alandaydık. Tüm işlemleri dokuza kadar halletik. Emre’ ye kahvaltısını rahat rahat yaptırdım. Defne’ yi uçağa binene kadar gezdirdim. Böylelikle uçağa biner binmez sabah uykusuna geçti:) Yolculuk iki saat sürdü ki Viyana’ yı seçmemizin nedenlerinden biri de yakın oluşu. Defnecik son bir saat uyanıktı ama sıkılmasına izin vermeden sorunsuz bir şekilde uçağı terk ettik:)

Uçaktan indiğimizde hemen metro/tren için 17 euroluk biniş kartlarından alıp iki aktarma, pek çok in çık ile kiraladığımız eve ulaştık ki metro kullanmak büyük hataymış! Ev Viyana’ nın çok merkezinde olduğu için ve hava alanı ile merkez 16 km kadar bir mesafe olduğundan bu eziyete ve zaman kaybına değmezmiş. Şansa bakın ki kaldığımız evin hemen önünden direk hava alanına giden Havaş/Burulaş gibi bir otobüs 8 euroya kalkıyormuş! Geliş için üzülmeyip gidişe rahat ederiz diye sevindik:) Yerel saat Türkiye’ den bir saat geri olduğu için zamandan yana da şanslıydık. Bir saat bir saat ne de olsa zaman Euro cinsinden akıyor azizim:)

sdr

Seyahatimizi meslekten çok yakın arkadaşım sgdenetmeni, eşi ve kız kardeşim ile planlamıştık. Birlikte de gittik ama onların çocukları olmadığı için sadece ilk gün akşam yemeğinde bir aradaydık. Onun da hata olduğunu anlayıp yemekten sonra ayrıldık:) Neden derseniz anlatayım.  Evimiz çok merkezi olduğu için ilk gün sokaklarda dolaşıp akşamüstü bir parkta çocuklarla oynadık. Sonra yemek için hep beraber Da Capo’ ya gittik. Hafta içi olmasına rağmen rezervasyonsuz dışarı alamayacaklarını söylediler. Alt katta kışın kullandıkları yere oturup siparişimizi verdik. Bizden sonra gelen tüm turistleri de bu alt kata aldılar. Ama hem günün yorgunluğu, hem mekanın kapalı ve dekorasyon itibari ile kasvetli oluşu Emre’ de ve Defne’ de inanılmaz bir gerilim oluşturdu. Siparişimizin gelmesi yaklaşık kırk beş dakika sürdü. Bu yanlış seçimimiz bize dürüm yapıp ayakta yenen bir pizzaya ve 30 Euroya mal oldu:) O gece ayrılmaya karar verdik. Sadece sabahları birbirimizi görüp dün olanları anlatıp dağılıyorduk.

Buraya bir virgül koyup şunu hatırlatmak istiyorum. Bu geziye çıkmadan planımı  çocukların bizimle gezeceğini düşünerek yaptım. Yani turla gitmiş gibi müze gezmek gibi bir niyetimiz yoktu. Belli bir rota çizmemek ve oluşan duruma hemen çözüm üretebilmek mottomuz oldu. Eğer siz de böyle düşünüyorsanız bu notlar Viyana için size epey fikir verecektir diye düşünüyorum.

dav

Gün bizim için çocuklara yemek yedirip evden hep beraber çıkarak başlıyordu. Viyana meydanda bulunan Aziz Stefan Kadetrali 10 Mayıs Hz. İsa’ nın göğe yükseliş günü olması nedeniyle sabah erkenden çok kalabalıktı. Gün içinde oradan kaç kez geçtik bilmiyorum ama her geçişimizde farklı bir etkinliğe denk geldik diyebilirim. Bunun dışında müzelere hiç uğramadık. Rotamızı sokaklar, yerel halkın takıldığı sakin cafeler restoranlar oldu. Geçirdiğimiz dört günün iskeletini sabah ve akşam çocuklarla parkta geçirdiğimiz bir buçuk saatlik zaman şekillendirdi. Çocuklar oynarken biz oturup dinlendik. Emre ile en son Bursa’ da ne zaman parka gittiğimi hatırlamıyorum. Nedeni hep parkların yol kenarında ve en fazla üç-dört yüz metre kare bir alanla sınırlı olması. Gözümü bir an bile üzerinden ayırmamam gerekiyor. Şimdi iki çocukla park…uzak hayal ama Viyana dönüşü gaza gelip onu yapıp dersimi aldım!

sdr

Neyse yine konumuza dönelim. Her gün ortalama otuz beş bin adım attık ve çocukları götürdüğümüz Augarten, Park Burggarten bizim gönlümüzde yeri apayrı:) Çocuklar yemeklerini yiyip oyunlarını oynadıktan bir saat sonra yorulup oturmak istediklerinde bebek arabalarına atıp başlıyorduk sokak sokak gezmeye. Defne sabah ve öğleden sonra iki kez uyuyordu zaten ama Emre’ de yorgunluktan Viyana’ da olduğumuz süre boyunca öğleden sonra Defne’ ye eşlik etti ki günün en bonuslu saatleri bunlardı:) İkisinin uyuduğu zamanlarda ünlü bir kahveci ya da pastaneye doğru hemen rota oluşturuyorduk.

Not 1: Viyana notlarım biraz uzun olduğu için üç postta yayınlamay karar verdim. Senin o güzel gözlerini yormak istemem:)

Not 2:İlk akşam yemek yediğimiz Da Capo’ da misfirleri karşılayan beyefendi bir Türk’ tü ve bize inanılmaz yardım etti. Nerden geldiğini anlamadığım Emre’ nin çilek krizinin salatadaki çilekler olduğunu anlayınca hemen bir tabak ikram etti:)

Not 3: O gördüğünüz yeşil alan bizde orman statüsünde…

Not 4: Evet pastayı gördüğünüz foto Emre ve Defne’ nin uyuduğu bir öğleden sonra Demel’ de çekildi. İşte denk getirip deneyimleyebildiğimiz güzel tatlardan biri.

0

Bir Şehrin Hikayesi

IMG_1260Haftasonu İstanbul’ daydım. Böyle bir kalabalık,  böyle bir kaos, böyle bir hız olamaz. İnanın abartmıyorum. İki çocukla her yere gidiyoruz. Çok yakın zaman için bir çok planımız var. Ama İstanbul’ u kesinlikle uzun bir süre listeye almayacağız. Evet biliyorum haftasonu her şehirde her yer kendince kalabalık. Ama İstanbul’ da…

Hayat bu kadar zor olmamalı dedik eşimle. Site içine girip arabayı park edip eve ulaşmak on beş dakika olmamalı. Çocuk araban varsa yollarda yürümek zaten eziyetti bu ülkede. Bir de buna avm içinde hedefe ulaşmak, asansörde kuyruk beklemek, yürüyen merdivene binememek eklenince. Zor azizim, çok zor. Hayat bu kadar zor olmamalı..

Her yer şantiye sahası. Yollar beton kamyonlarından geçilmiyor. Neresi açık neresi kapalı anlayamıyorsun. Nefes alacak yer kalmamış. Evlerin fiyatı trilyonlarla telaffuz edilirken hiç zorlanılmıyor da bu insanların ayağı nerede toprağa değecek kimse cevap vermiyor. Hayat bu kadar hızlı olmamalı…

Not 1: Çocuklarla bir haftasonu daha İstanbul’ a gidersem ya şair olacağım ya da filozof!

Not 2:Görselin konuyla alakası yok biliyorum ama bir soğan tohumu bu kadar mı güzel olur:)

0

Adatepe

Ülke turizminin halini her fırsatta dile getiriyorum. Böyle giderse çok iyiye gideceğini de düşünmüyorum. Eleştirecek çok şey var ama bu yazının konusu bu değil çünkü Adatepe güzelliklerle anılmalı.

Benden yol tarifi beklemeyin zira sizi Adatepe diye Safrobolu’ ya gönderebilirim:) Başınızın çaresine bakıp tabelaları takip ederek Adatepe’ ye ulaştıysanız çok iyi, bundan sonrası için bana kulak verebilirsiniz.

Adatepe’ ye varmadan yolun sağ tarafında Zeus Altar’ ı var. Vaktiniz varsa mutlaka uğrayın manzarası çok güzel-miş. Ben gidemedim, seneye inşallah diyorum. Ha bir de gideceğiniz günü mümkünse hafta içine, değilse sabah saatlerine denk getirin zira böyle yerlerde insan sakinlik arıyor, en azından ben öyle düşünüyorum. Adatepe’ ye varıp aracınızı park ettikten sonra meydana bakıp hayal kırıklığı yaşamayın.

Hatta meydanda fazla oyalanmayın. Hemen yukarı doğru yürümeye başlayın ama sakin sakin yürüyün. Kalabalığı arkanızda bırakmanın, temiz havayı içinize çekmenin, taş yolları ayaklarınızda hissetmenin huzurlu dinginliği ile yürüyün. Tepede nefes kesen manzarada soluklanın, olur mu?

Köyün geneline hakim taş evler çok güzel. Camisi, sokakları, yolları her biri insanı ayrı mutlu ediyor. Emre ve Defneyi köy meydanında babaanne ile bırakıp hızlıca geziyoruz etrafı. Tabi bu kadar dolaşınca bünye bir soluklanmak istiyor. Böyle güzel bir yerde kesinlikle alelade bir yerde durmak olmaz, olamaz, olmamalı! İşte bu aşamada köy meydanında alışveriş yaptığım esnafa soruyorum -ah adını unuttum ama sattığı ürünler emsallerine göre çok uygundu- bana Refika Kafe’ yi tavsiye ediyor.

Tabela karmaşası, çocukların mızıklamaları ile biraz zor olsa da buluyoruz. Ama buna değiyor gerçekten. Manzarası çok güzel, mekan tasarımı köyle bütünleşmiş. Size sadece limonata mı içsem, kahve mi ya da hangi tatlıyı yesem diye seçim yapmak kalıyor…

Not 1: Biz maalesef köy meydanında yemek yemek gibi bir hata yaptık siz yapmayın. Fırsatınız varsa erken gidin kahvaltı yapın. Ama limonatasını da illa tadın derim ben:) Ben şimdiden önümzdeki yaz için hayal kurmaya başladım bile!

Not 2: Tabela konusu burada da eksik bence. Küçücük köyde acele davranmanın da etkisiyle Refika Kafe’ yi zor bulduk. Ama İda Blue otelin hemen arkası dersem çok kolay olacak sanırım. Ve kalacak olsam kesinlikle bu otelde kalırdım. Çünkü kafesi bu kadar güzelse odaları kim bilir nasıldır:)

0

Çamlıbel

Yıllar yıllar önceydi, sanki asır geçmiş kadar eski geliyor şimdi yazarken. Ağabeyimle aynı odada kalıyoruz. Bir ranzamız var, o altta ben üstte yatıyorum. Her gece yatmadan önce biraz konuşuyoruz sonra devasa müzik setimizde bizim için önemli olan insanların hayatlarını dinleyip uyuyoruz. Hayat çok da kolay değil o zamanlar. Ama bitmez bir gayret ve yaşama sevinci ile sarılıyoruz ona. En ufak keyif anlarını şölene dönüştürebiliyoruz. Ki zaten o anlar çok sınırlı, sayılı… İşte onlardan biri de ağabeyimin abone olduğu Atlas dergisi. Tek satır atlamadan okuyoruz. İleride -paramız olacak, işe gireceğiz, hayat bize de güneşli günler gösterecek- gitmeyi planladığımız yerleri konuşuyoruz. Ama bu tek satır atlamama durumu ben de hat safhada, öyle ki son sayfadaki reklamları bile okuyorum. Bir Zeytinbağı Otel var reklam yazısı üç beş cümle ama beni mest ediyor. Her ay aynı repliği bıkmadan okuyup okuyup mutlu oluyorum.

Hayat işte, rüzgarı esiyor benim üzerimde de ve son üç yıldır Zeytinbağı Otel’ in Kazdağları’ na, Çamlıbel’ e gitme fırsatım oluyor, çok şükür. Köy meydanında bir kahve var, çok güzel ama gerçekten çok güzel. Sahibi de, çalışanları da çok iyi. Her gittiğimde önce karadut suyu sonra ayran içiyorum. İkisi de gerçek olduğundan damağımda bekletip beynime kazıyorum tatlarını… Karadutun o tatlı ekşi mayhoşluğu, yayık ayranının dilime değen parçaları… Rüzgar ve Emre fırsat verir de  -şimdi buna Defne’ de eklendi- iki satır okursam değmeyin keyfime!

Bence sonbaharda çok daha keyifli olur Çamlıbel. Hatta fırsatınız olursa çam ormanlarının arasında biraz yürüyüş yapıp kozalak toplayın. Havasını içinize çekin, kuş seslerini hafızanıza kazıyın. Yıl içinde şehir hayatından, iş stresinden delirmeye bir kala açar açar dinlersiniz:)

Not: Gezmek güzel şey azizim. Sakın iki çocukla da mı demeyin, önemli olan beklentiyi yüksek tutmamak, neyle karşılaşacağını bilmek, valla bak:)