0

Ne Var Ne Yok?

IMG_2160En son verdiğim selamın üzerinden aylar geçti, yazarım dedim ama teknik sebeplerden -bilgisayarım yoktu:)- yazamadım. Şimdi en iyisi eski bir dostla kucaklaşır gibi, araya zaman girmemiş gibi kaldığımız yerden devam edeyim…

Zaman çok hızlı akıp gidiyor, yaşlanıyoruz. Cildimiz bunun en büyüüüük habercisi. Buralarda olmadığım zamanlarda kendimi homeopatiye verdim, altı yıl aradan sonra bir ayda iki kutu antibiyotik bitirip iyileşemedim. Cildime krem yerine yağlardan karışım kullanmaya başladım. Booool bol kitap okudum. İşime yeni işler ekledim. Tüm bunları hangi arada yaptım valla bende bilmiyorum:)

Hazır yazmaya başlamışken bir seri hazırlayıp buraya bırakacağım. Tatil düşünenlere, nereye gitsek ne yapsak diyenlere, ne okusak bilmedimcilere bir yol gösterir umarım. Hazırsanız başlıyorum!

Not: Bu not kendime ama, akşam güneşini seviyorum galiba:)

Reklamlar
4

Bursa’ nın Okul Karnesi

IMG_1172Tartışmasız blog yazmaya başladığımdan beri en çok okunan, en çok yorum alan yazım Bursa’ nın Kreş Karnesi oldu. O yazıdan sonra rahatsız olan da çok oldu. Arayıp teşekkür eden de. Tabi teşekkür hep bağımsız bir araştırma yaptığım için annelerden geldi. Okullardan hiç iyi dönüş almadım maalesef.

Bu sefer taktik değiştirip gezdiğim okulları yazacağım ama genel bir bakış açısı ve olumlu tarafları ile. Olumsuzlukları ise genel olarak değinip isim vermeyeceğim. Biraz uzun olacak. Çayınızı kahvenizi alın hazırsanız başlıyorum.

Harikalar Diyarı: Sahibesi Selma Hanım bu işe gönül vermiş bir kadın. Binayı tamamen okul öncesi kurum olarak tasarlayıp inşa ettirmiş. Okulun sebze ihtiyacının bir kısmını kendilerine ait Gökçeören Köyündeki arazide yetiştiriyorlar. Programları Milli Eğitim Bakanlığı ile uyumlu. Okulu gezme imkanım olmadı. Hafta içi hiç bir okul velileri gezdirmeye izin vermiyor.

Elif Anne: Okul Özlüce’de yapılan ilk okul öncesi eğitim kurumu. Bina villa olarak düşünülmüş. En üst katta sahipleri ikamet ediyor. Emekli öğretmen olan karı koca okulun başında durarak yılların tecrübesi ile okulu yönetiyorlar. Tam bir aile işletmesi.

Mektebim Okulları: Bursa’ da ilk kampüsleri Yüzüncü Yıl’ da. Çok büyük bir kompleks olarak düşünülen okulda yüzme havuzundan buz pistine kadar bir çok imkan mevcut. Okul öncesi sadece üç sınıfları var. Sınıfların sayısını artırmak gibi bir durumları yok. Açacakları sınıf sayısı  üç, kabul edebilecekleri öğrenci sayısı en fazla 45.

Bilfen: Ataevler’ de okul öncesi için binaları tamamen 0-6 yaş için tasarlanmış. Sınıf sayısı 15 ama bu sayı yirmiye kadar çıkabilirler. Sınıfların dizaynı, okuldaki ara eleman sayısı gerçekten çok iyi. Programlarının Milli Eğitim Bakanlığı ile tam uyumlu olduğunu özellikle ifade ettiler.

Bahçeşehir Koleji: Bursa’ da iki kampüsleri var. Zaten Türkiye’ de bir çok ilde okulları mevcut. Bu işte tecrübeli ve profesyonel olduklarını okuldan içeri girer girmez fark ediyorsunuz. Her iki kampüsleri de şehrin dışında sayılabilecek lokasyonlarda olduğu için ulaşım genelde servislerle sağlanıyor.

Emine Örnek: Bursa’ nın eski ve köklü okullarından biri. Sahibesi işinin başında ve öğretmen alımından, mutfakta pişecek yemeğe kadar konusuna hakim. Ataevler’ de sadece okul öncesi eğitim kurumları mevcut. Asıl kampüsleri Bademli’ de. Mutfakta kullandıkları sebzenin önemli bir kısmını yine Bademli’ de kendilerine ait arazide yetiştiriyorlar.

Şahinkaya: Altınşehir’ de oldukça büyük bir arazide kurulu okul kampüsüne geçen yıl bir yenisini daha eklediler. Öğrenci sayısı ile Bursa’ nın yerel en büyük okullarından. Okul öncesi sınıfları genelde on beş kişi ile sınırlı. Çok büyük güzel bir bahçeleri var.

Doğa Koleji: Türkiye’ de bir çok kampüsü olan Doğa Koleji devlet okullarından sonra en fazla öğrencisi olan okul. Veli görüşmelerini tamamen profesyonel bir ekip yürütüyor. Sorduğunuz soruların abukluğuna göre -mesela benim sorularım- hemen destek alıp sorularınızı yanıtlıyorlar.

Buraya kadar genel geçer bilgilerle size gezdiğim okulları anlattım. Eminim hiç bir fikriniz de olmadı ya da şurası gerçekten iyiymiş diyemediniz, değil mi? Çok güzel amaçta buydu zaten:) Şimdi gelelim asıl mevzuya ama bundan sonrası için isim vermeyeceğimi baştan söyleyeyim.

Benim Emre için aklımdaki okul yeşil alanı, yüzme havuzu olan, sınıf sayısı on-on iki kişi, iki öğretmen ki bu öğretmenin en az beş yıl okulda geçmişi olsun, yemeklerinde kesinlikle tavuk eti kullanılmasın, gıda okul içinde pişsin ve etin ,sebzenin geldiği yer/marka belli olsun. Çok mu? Ama bu soruları yönelttiğim bir çok okul sahibi/yetkilisi bana gülen, acıyan gözlerle baktı. Bir tanesi çocuğumu yurt dışına götürmemi, bir diğeri aslında hiç çocuğumun olmayıp rakip okul tarafından piyasa araştırması için görevlendirildiğimi, bir başkası da bu kadar kaygı ile çocuğumu zor yılların beklediğini söyleyerek bana telkinde bulundu. Ben de onlara güldüm…

Koca koca okullarda salondan hallice bahçelere “koca yeşil alan” dedikleri hatta bazısında hiç olmayıp şurayı çim kaplatacağız, projede unutulmuş diye cevaplar aldım… Demek ki çok önemli değil ben biraz abartmışım!

Yemek konusu en büyük yara, ki tavuk eti kullanıyor musunuz dediğim okullardan sadece ikisi hayır dedi. Ve olayın ne kadar bilincinde olduklarına dair çok güzel açıklama yaptılar. Ama gezdiğim okullardan biri “kullanmıyoruz diyen var mı? ” diye sorup “evet” dediğimde alaycı bir gülüşle cevap verdi. Organik sebze, pestisit olayına büyük okullarda hiç girmesem de bir çok okul bunun ayırdında olup bu konuda sorduğum sorulara umut vaad edici cevaplar verdi. Elbette istediğim olmasa da..

Sınıf sayısı neredeyse tüm okullarda on beş. Bunun altı sadece yeterli öğrenci olmazsa olur dediler. Yani öyle az para çok para olayı değil herkes bu sayılarla çalışıyor. İki öğretmen var. Okuldan okula yardımcı eleman oluyor olmuyor. Bazı okullarda çocuğun tuvalet ihtiyacı öğretmen tarafından karşılanıyor, bazısında ara eleman bu işi hallediyor. Önemli olan süreklilik diyorum. Ama soru sorduğumda kimse biz üç ayda bir eleman değiştiriyoruz demiyor.

Spor faaliyetleri, hareket imkanı bir çok okulda kaydırak salıncak seviyesinde olsa da gezdiğim okullar bu anlamda iyi sayılabilecek düzeyde idi. Ama mahalle aralarındaki kreşleri -sık sık işim gereği gezdiğim için- ne siz sorun ne ben söyleyeyim…

Sırf okul öncesi olmayıp kolej şeklinde hizmet veren okulların programları ışık saçıyor resmen. Hekes haftada on yüz bin milyon saat İngilizce, kodlama, şartlama-şurtlama veriyor ama bunun çocuktaki tezahürü nasıl test etme imkanım olmadı.

Bir de bunun öğretmen faktörü var ki bence okuldan beklediğim fiziki imkanlar yüzde otuz kırk önemliyse geri kalan boşluğu öğretmen doldurur diyebilirim. İyi bir öğretmen, sınıfa hakimiyet çok önemli. Yıllar içinde Emre ile çeşitli okullara gide gele bunun önemini o kadar iyi kavradım ki… Ama bu da şans diyeceğim. Şimdi siz olur mu hiç araştırınca iyi öğretmen buluyorsunuz, onun sınıfına kaydettiriyorsunuz diyeceksiniz ama öyle değil. Kime göre iyi öğretmen? Kriter ne? Gezdiğim okullardan birinde bir rehber öğretmen ile defalarca farklı zamanlarda konuştum. İki kez beni ciddi olarak yanlış bilgilendirdi. Sonra okul yönetimine durumu yansıtınca, bir yanlış anlaşılma olmuştur dediler. İlkinde ben anlamadım dedim ama ikincide çok emin oldum ifade edemeyişinden ve bu durumu okul yönetimi ile paylaştığımda “Öğretmenimiz şu okulu bitirdi, çift anadal, bilmem ne yandal yaptı, şurada şu kadar eğitim aldı falan filan” dediler. Ve bakıyorum inanılmaz seveni var. Demek ki sorun bende!

Toparlayacak olursam süreç zor. Her çocuk özel, ailesinin biriciği. Ve ilk okul deneyimleri çok önemli. Allah hepimizin bu yolda yardımcısı olsun…

Not: Ama bu not kendime, yaz ayları en verimsiz olduğum aylar. Ve son üç yıldır en sıkıntılı dönemlerim hep yaz ayları oldu. Bu nedenle sevgili okuyucu söz veriyorum bundan sonra daha sık buralarda olacağım.Amin.

1

Köprüden Önce

davİlk hamileliğimde yaklaşık on dört kilo aldım. Doğumdan kırk gün sonra iki ya da üç kilom kalmıştı. Özgüven tavan. Doğum sonrası kilo veremeyenlere acınası, küçümseyici bakışlar atmamak için kendimi zor tutuyordum. Yedikçe yiyordum tıpkı eski günlerdeki gibi. Emre bir buçuk yaşındayken üç beş ay mat pilates yaptım daha da fit olmalıydım:) Spor yapmayı zaten çok seviyorum ama dengeli, düzenli, temiz beslenme ile birlikte spor da hayatımın bir parçası olmalıydı. Fakat sürdüremedim. Zaman, para, ev değişikliği derken ikinci hamilelik ve alınan on beş kilo. Doğum sonrası bende kalan on kilo. Yedikçe yiyen ben. Piknik tüpü şeklindeki göbeğim akşam oldu mu yedi aylık hamileliğe dönüşüyordu. Hazırsanız başlıyorum:)

Defne doğduktan sonra Emre’ de ki gibi kilolar kolayca gider sandım ama öyle olmadı. Kilolar kaldığı gibi göbeğim rahmetli Neriman Köksal’ ın ki gibi bıngıl bıngıldı. En acısı da zaten boy olarak -ne kadar diye sormayın- minyon olan bana bir de koca göbek eklenmişti…Giydiğim hiç bir şey de olmuyordu…

Evde iki çocuk, alışma evresi zorlukları ve yalnız olmama bir de bedenimle yaşadığım savaş eklendi. Doğum izni bitip işe başlayacağım sabah ki o güne kadar totem yapıp hiç denemediğim takım elbiselerim arasında bana en bol olan pantolunu dolaptan çıkardım. O da ne? Düğme zor kapandı. Üzerimden dökülen pantolon tayt gipi popoma yapıştı. Yataktan gözünü zor açan eşim bile şimdi burada yazamayacağım muhteşem yorumunu yaptı!

İşte o an bu gidişe dur demem gerektiğini anladım:) Zaten epeydir anlamıştım da nereden başlayacağım, nasıl zaman bulacağım onu bilemiyordum. Emiziren annler bilir, çocuk emer sizin içiniz kıyılır. Bitince ne yiyeceğinizi düşünürsünüz:) Hayatımın hiç bir evresinde yememden kısmadığım için diyet de yapamam diye düşünürken yine tek çare spor dedim:)

Evime çok yakın açılan pilates stüdyosu ile gidip görüştüm. Yarım gün çalışma hakkımın bana verdiği avantajı kullanarak işten gelir gelmez eve uğramadan spora başladım. Başladığımda beş kilo fazlam vardı ama göbeğim beni çok zorluyordu. O nedenle spor hocamla özellikle bu konuda bir çalışma planı hazırladık. Ben haftada üç mü gelsem, ne zaman sonuç alırım, sırtım çok fena, belim tutmuyor diye panik halde dönerken bana sakin olmamı, haftada iki gelmemi ve yirmi saatin sonunda sonuca bakmamı söyledi. İnanmadım ama tamam dedim. Ne de olsa önümüz kış ve göbeği kapatacak kazaklar takım elbisenin içinde çok da sırıtmıyor dedim:)

Ve bingoooo:) Yirmi saat değil on saat sonunda olanlar inanılmazdı. Değişimi ders ders hissetmeye başladım. Görüntüm, o postür denen şey meğer ne kadar değişebiliyormuş!

Spor yapmak zaman ve para gerektiren bir aktivite. Ama her kadın bunu hak ediyor bence. Neden biliyor musunuz? Bir saat boyunca sadece spor yapıp kaslarınızı çalıştırmıyorsunuz. Bedeninize kulak verip, kendiniz için iyi bir şeyler yapmanın tadını çıkarıyorsunuz. Vucüdunuza yatırım yapıp sporun verdiği mutluluğu hücre bazlı hissediyorsunuz.

Beslenme konusunda kendimi sınırlamadım ama benim yıllardır süregelen beslenme alışkanlıklarım var. Mesela akşam yemeğinden sonra meyve, tatlı vs. yemem. Ekmeğimi evde kendim pişiriyorum. Ekşi mayalı ve tam buğday unlu. Et severim ama sebze olmazsa olmazımdır mutlaka yerim. Gün içinde porsiyon hesabı ile değil canımın istediği kadar meyve yerim. Ve hem işte hem evde çok hareketliyim beş dakika oturmam. Oturacak vakit bulsam hayrolsun der kendime iş icad ederim!

Hadi millet yaz daha yeni başlıyor bir kur yazılın spora bakın neler oluyor. Unutmayın hiç bir şey için geç değil!

Not 1: Ben pilatesi çok sevdiğim için reformer yapıyorum. Disiplin olarak da bana çok uygun ama size başka bir şey uygunsa onu yapın. Yeter ki hareket edin:)

Not 2: Evime çok yakın olduğu için ben Fi Pilates’ de Ferda Güzelkaş ile çalıştım. Spor disiplini, sürekli yeni hedefleri olması, pilatesi sadece “it-çek/al nefes-ver nefes” sananlara kendisi ile bir ders çalışmayı şiddetle tavsiye ederim:)

0

Topitop

davŞu topitopların güzelliğine bakar mısınız? Bunları kızımın bir yaş gününde gelen misafirlere hediye olarak verdim. Durun durun her şeyi en baştan anlatmalıyım:)

Emre’ ye eşimin ailesinde ilk torun olması hasebiyle iki kez doğum günü yaptık. Hele ilk doğum günü öyle böyle değildi. Ben Emre’ ye ne yapıldıysa Defne’ ye de aynısını yapmaya özen gösteriyorum. Bu nedenle yıllar sonra fotoğraflara bakıp “vay ona böyle kutlama yaptınız, beni sallamışsınız” demesin diye yine böyle bir organizasyon için kolları sıvadım. Ama en baştan söyleyeyim Defne’ cik için böyle bir parti bir kez organize edeceğim. Nedeni bana kalsın:)

Ne diyordum, parti evet. İlk olarak mekan bulmam gerekiyordu ama ben çok aramadım. Evimin hemen yanındaki Dantel Parti Evi biçilmiş kaftan olarak hizmet veriyordu:) Altı ay önceden rezervasyon yaptırdım. Çünkü bahar dönemi haftasonları adeta pazarda ucuz tişört gibi kapış kapış! Parti organizasyonunda çok tecrübeli olan Dantel Parti Evi sahibesi Kübra Hanım bir ay kala beni düzenli olarak aradı, sıkıştırdı. Tüm detayları not aldı. Valla onun sayesinde bende koca bir yükü omuzumdan onun üzerine atmış oldum:)

Defne’ nin kıyafetini de onunla birlikte seçtik. Bursa’ da özel günlerde bebek/çocuk kıyafetleri tasarlayıp diken Mürdüm Kids’ e yönlendirdi. Ama hiç memnun kalmadım. Aslında artık buradan memnun kalmadığım yerleri yazmamaya karar vermiştim ama yine de bunu yazmam lazım. Yaklaşık üç hafta önce Defne’ yi götürüp ölçülerini aldırdım. Ayakkabısından saç tokasına kadar tüm detaylara karar verdik. Doğum gününden bir kaç gün önce teslim etmelerini, bir aksilik olursa düzeltmek için zamanımızın olmasını da özellikle rica ettim. Sipariş üzerine yapılan ayakkabı da elbise de cumartesi günü zar zor teslim edildi. Ayakkabı Defne’ nin ayağına iki numara büyük(!) geldi. Elbise bitmemişti, orada ayaküstü bitirmiş gibi yaptılar ama kemeri hala büyüktü. Bunların hiç biri önemli değil de doğru düzgün bir özür bile dilememeleri beni çok sinirlendirdi. Aldıkları parayı buraya yazmak bile istemiyorum. El kadar bebeye abiye kıyafet diker gibi para alıp bu şekilde hizmet vermemelisin. Ama oluyor maalesef. Elbiseyi alırken en son görevli kıza “hiç memnun kalmadığımı söylememe gerek var mı?” dedim. Cevabı “evet, fark ettim” oldu! Daha ne diyim yaaa? Zaten böyle abartılara karşıyım iyice sinirlendim. Ama dedim sakin ol Zuhal’cim:)

Partiyi Pazar sabah brunch olarak ayarladık. Yine Dantel Parti Evinin sahibesi Kübra Hanım sağolsun daha önce hiç böyle bir organizasyon yapmamış olsalar da beni kırmadı ve inanılmaz güzel iş çıkardı ekibiyle:)

Gelelim fotoğrafta gördüğünüz topitoplara. Bunları da yine Kübra Hanım instagramda bulup “bunlar tam size göre” dedi. Yok ben şeker dağıtmam dedim:) Şeker değil tohum diyince inanamadım! Geri dönüştürülmüş atık kağıtları gıda boyası ile renklendirip içine kır çiçekleri tohumu koymuşlar. Bunlardan neler yapıyorlar inanamazsınız. Gökçenin instagram hesabına göz atın. Tavsiyem detayları da mutlaka tek tek belirtin. Ben isim söylemediğim için kağıtları mavi yapmışlar. Dert mi? Elbette değil:)

Eğer benim gibi bir defalığına bu işlere bulaşıp dışarıda bir şeyler yapacaksanız size de fikir olsun:)

Not 1:Çocuklara dair her şeyi son on yıldır çok abartır olduk. Bu konuda da inanılmaz bir mahalle baskısı var. Bende bunun kurbanıyım lütfen kimse laf etmesin:)

Not 2:Evet takvim Nisanı gösteriyor çünkü yazıyı Nisan’ dan beri paylaşacağım. Seneye kalmadığına şükür:)

0

Zennup 1844

davGöreve İstanbul’ da başladığım ilk yaz 2009. Hava çok sıcak, kurum binası çok eski, klima bile yok. Belki de ondandır anılar hala sımsıcak:)

Tijen İnaltong’ u keşfetmem o günlere rastlıyor. Öğlen arasında mutfaktazen adlı blogunu hatim ediyorum:) Bir haftada bitiyor ama beni kesmediğinden hemen bütün kitaplarını sipariş ediyorum. Günde iki saat yolda, bir saat de evde -tabi çoluk çocuk yok, hayat avare akşamlar şahane- kitap okuyorum. Önüme yepyeni pencereler açılıyor. Nasıl keyif aldığımı anlatamam okurken. Mutfaktan Taşan Öyküleri seneler içinde kaç kere okudum bilmiyorum. Hele bazı bölümleri var durup durup hala okuyorum. Öncelikle benim gibi mutfak ve eski aşığı biriyseniz ve bu kitabı okumadıysanız  alın okuyun bu bir…

İkincisi yani Zennup 1844 ile alakası ne derseniz işte ben bu kitap sayesinde tanıdım. Ömür Akkor’ u. Bursa’da yaşadığını da öğrenince hep takip ettim kendisini. Yaptıkları, yazdığı kitaplar, arkeolojiye olan merakı… say say bitmeyecek kadar çok yönlü oluşu onu bir aşçıdan çok ötelere taşıyor bence.

İmza günü olduğunda koşa koşa gidip imzalattım, iki laf için nerelere gittim bir bilseniz:) Tavsiye ettiği her yerden de çok memnun ayrıldım.  Açtığı restoranı deneyimlemek için de ilk ayların geçmesini bekledim. Çünkü sosyal medya ile inanılmaz bir misafir potansiyeli olduğunu biliyordum. Başka şehirlerde oturan arkadaşlar “ya biz tatile giderken sırf onun için rezervasyon yaptırıp uğradık, sen hala gitmedin mi?” kabilinden sitemler etti… O derece bir durum!

Bende eşimin doğum günü vasıtası ile bir cuma akşamı için rezervasyon yaptırıp gittim. Şık şıkıdık hazırlandım. Emre’ yi babaanneye Defneyi teyzeye bıraktım. Başbaşa, sakin bir yemek, hayattan çalınmış iki saat hayali ile yüzümde gülücükler:) Mekanın yerini biliyordum. İkinci kat olması şaşırttı, ama dert mi? Tabi ki hayır. Mekan dekorasyonu çok güzel. İnanılmaz özenli. Yemekleri söylemeye bile gerek yok. Olması gerektiği gibi yani Ömür Akkor’ a yakışır şekilde iyi, çok iyi. Ama, ama, ama…

Masalar neredeyse birbirine bitişik. Yan masadaki beyefendi ile mecburen tanışıp sohbet ettik. Cuma olması nedeni ile çok yoğun. Eleman sayısı çok fakat yine de servise yetişmekte zorlanıyorlar. Bir de üstüne insanlar yemekler hakkında bir iki soru sorup garsonu tuttu mu…İster istemez aksaklıklar oluyor. Bunlar hiç dert değil de masaların bu kadar yakın olması bence kabul edilemez. Bunu  hangi saikle yaptıkları beni ilgilendirmez. Herkes fiyatların pahalı olmasından dem vuruyor. Memlekette genel bir pahalılık var hatta dünyada bile böyle. Kaldı ki sıradan bir yere gitmiyorsun. Bunun bilinci ile şehrin en “trendy” mekanındasın. Zaten “pahalı” söylemi gitmek isteyip gidemeyenlerin uydurması. Çünkü iğne atsan yere düşmez bir kalabalık vardı akşam servisinde. Benim gittiğim akşama “denk geldiğini” de düşünmüyorum. Giden herkes aynı şeyi söylüyor. Yanımdaki masa boşalınca anında başkası gelip oturdu falan filan…

Sözün özü başbaşa bir yemek için hiç uygun değil. Akşam yemeği için hele bir daha hiç gitmem. Çünkü bu kadar para veriyorsam sakin ve tadını çıkararak keyifle yemeğimi bitirmek isterim. Tabi bu tekrar gitmeyeceğim anlamına da gelmez. Mesela bir öğleden sonra ya da haftaiçi bir kahvaltı için fırsat kolluyorum:)

Not 1: Bursa küçük şehir. Bir kaç kez Ömür Akkor’ la karşılaşmıştım. Sıcak, mütevazı bir insan. Keşke en son karşılaşmamız bu ziyaretimden sonra olsaydı da bunları ona söyleyebilseydim. Zira ikinci dükkan için ağzından bir iki laf almayı başarmıştım. Çok iyi adam konuştururum, meslek hastalığı:)

Not 2: Tijen İnaltong’ un bloguna yazmıyor oluşu çok üzücü. Neyse ki instagramı aktif olarak kullanıyor:)

 

0

Benim Anavatanım

IMG_1443Her denetimde yeni insanlar tanıyorum. Bazıları o kadar şahsına münhasır ki yıllar geçse de onları unutamıyorum. Hatta denetim yaptığımız arkadaşlarla adları ile kulaklarını çınlatıyoruz:)  Yılların tecrübesi ile artık gelen mucipten denetimin ortalama kaç dakika süreceğini, o gün kaç iş yapacağımızı kestirebiliyoruz. Ve günü ona göre planlıyoruz. Ama bazen on dakika dediğin iş saatler, bu iş çok sürer, bütün günü yer dediğimiz iş yarım saate bitebiliyor!

Geçen gün yine böyle bir denetim yaptım. İş akışını planlarken öğle yemeğinden yarım saat öncesine koyduğum iş planlarımıza göre ortalama kırk beş dakikada bitebilecek bir şeydi. İşyerine girdik, her şey gayet iyi tıkırında ilerlerken, görüştüğümüz işçilerden biri inanılmaz bir konuda ısrarcı ve hakkımı istiyorum diyor. Diyor diyor da böyle bir hakkı yok bunu ona anlatamıyoruz. Niye uğraşıyorsunuz diyebilirsiniz? Denetim gerekçesi bu işçi ve bizi işvereni korumakla, kanunu uygulamamakla, zaten herkesin onu kullandığından bahisle, hakkını alana kadar şikayetlerine devam etmekle tehdit(!) ediyor. Saatler ilerliyor, öğlen değil akşam yemeğine yetişsek diyorum. Çocukları düşünüyorum. Kafamda böyle sorular dönerken. İşçi ile biraz havadan sudan konuşmaya başlıyorum. Artık günün tümü ile öldüğünü, eve de geç kalacağımı tamamen kabul ettiğim için sinirim de geçmiş:) Rahat rahat konuşuyoruz. Ve neyi fark ediyorum biliyor musunuz? İşçinin yetiştirme yurdunda büyüdüğünü, insanlara karşı müthiş bir öfke, aynı zamanda güvensizlik duyduğu, bir çok kez tacize maruz kaldığını anlatıveriyor. Kulaklarıma inanamıyorum ama yaşadığım şoku da belli etmiyorum. İşim gereği sınırları çizerek kendisi ile empati kurmaya çalışıyorum ve başarıyorum. Gerisi bana kalsın…

Bunu neden anlattım biliyor musunuz? Çocukları neden bu kadar önemsiyorum anlıyor musunuz? Ben sürekli çocuk gelişim kitapları okurken, görenlerin “yaa kitapla çocuk mu büyür” diye aklınca dalga geçerken susuyorsam cevap veremediğimden değil. Cevabı onlara anlatmak yukarıdaki gibi saatlerimi alacağından ve benim buna vaktim olmadığından susuyorum.

Evet, annelerimiz bizi büyütürken kitap okumadı, içgüdüleri ve annelerinden gördüklerini yaptılar. Ama bu her şeyi doğru yaptıklarını mı gösteriyor? Bende her yaptığımın doğru olduğunu söylemiyorum. Ne kadar okursam okuyayım, içgüdülerim, annemden öğrendiklerimle bile yanlışlar yapıyorum. Yapacağım da ama çocuklarıma yıllar sonra hatırlayacakları güzel bir çocukluk inşa ettiğime inanıyorum. Onları önemsiyor, değer veriyor ve duygularına saygı gösteriyorum.

Yıllar içinde okuduğum tüm çocuk gelişim kitaplarından öğrendiklerimi bir kaç cümle ile özetleyecek olursam belki de ilk cümle şu olur. Nerede sorunlu bir insan görsem çocukluğunun sorunlu olduğundan artık eminim.

Doğan Cüceloğlu’ nun bu kitabını mutlaka okuyun. Çocuğunuz varsa onun için okuyun, evliyseniz eşiniz için okuyun, bekar iseniz arkadaşlarınız için okuyun ama ilk önce kendiniz için okuyun. Yukarıda saydıklarım hep ikincil neden olsun. Çünkü siz iyiyseniz etrafınızdaki ilişkilerde iyi olacak emin olun. Ve ne zaman bir yerde yara alsanız, kendinizi açmazda çıkmazda hissetseniz dönüp içinize bakın, ana vatanınızı hatırlayın. İnsan ana vatanını hiç unutamaz, şimdi yaşadığı yerde ne kadar mutlu olursa olsun.

Not: Hikayenin tamamı, denetim gerekçesi, işyeri vb. bilgilerini mesleğim gereği paylaşmıyorum. Lütfen bu konuda soru sormayın olur mu?

0

8 Mart

Eskiden her 23 Nisan’ da hayal kurardım. Eskiden dediğim ilkokuldayken. İnsan köy okulunda okurken okula gidiş geliş uzun bir macera oluyor. Yol uzun, Karadenizde hava malum. Hal böyle olunca çocuk aklımla hayallerim dünyalara sığmıyor:) Başbakan olurdum. Bakan olurdum. Boyumun çok uzayacağına inanıp (annemin de gazı var bunda) pilot olurdum. Olurdum da olurdum yani. Şu an geldiğim nokta da benim için son derece tatminkar ve gurur verici. Her sabah koşarak geldiğim bir işyerim/iş arkadaşlarım ve severek yaptığım bir işim var. Görev gece gündüz ne zamansa ben hazır olup gereği neyse ifa etmeye, kanun çerçevesinde insanların şikayetlerini çözmeye çalışıyorum. Sahada olmanın avantajıyla sorunu görüp çözümü de görebilmenin tadını çıkarıyorum. Ama kimse benim çözümlerimle ilgileniyor mu? Hayır tabi ki…

İşte yaş kemale erip 23 Nisanlar epey geride kalınca 8 Martlardan medet umar oldum. Belli mi olur? Belki bir gün birinin dikkatini çeker. Madene inen, iki yüz metrede sigortasız bulan, mermer ocaklarında yabancı uyruklu kovalayan, inşaatlarda iş güvenliği diye diye gezen, tekstilde makine arkalarına bakan bana birisi kulak verir.

O güne kadar ben hayal etmeye ve denetlemeye devam ediyor olacağım dostlar…