0

Aliya

Uzun zamandır kitap tavsiyesi vermiyorum. Arayan, soran, okuyamıyor musun artık diyen:) Şaka bir yana ister istemez okumalarım azaldı ama asla bitmedi, bitemez. İki satır da olsa fırsat bulduğum her an okuyorum. Bu kitap da elimde uzun süre kaldı ama nihayet serin bir yaz gününde bitiverdi.

Rıfat N. Bali’ nin kaleme aldığı ülkemiz yahudilerinin 1948 yılında kurulan İsrail devletine göçünü anlatıyor. İlk yüz sayfa çok sıkıcı. Nerden aldım bu kitabı elime okunacak onca şey varken dedirten ama sonrasında çorap söküğü gibi akıp giden bir hikaye. Her şey bir yana neden okunası biliyor musunuz? Empati kurabilmek için okuyun. Eşzamanlı olarak Altan Öymen’ in Değişim Yılları’ nı da okuduğum için ayrıca ilgimi çekti. Çapraz sorgulama oldu diyebilirim. Tarihe meraklı olmayı gerektirmeyecek kadar güzel, akıcı bir dille yazılmış.
Tavsiye ediyorum ama kamuya açık alanlarda okurken “her şey İsrail’ lilerin başının altından çıkıyor” gibi abuk, basit siyasi yorumlara hazır olur. Bir ara kitabı kaplamayı bile düşünmüştüm:)

0

Fazıl Say

Çocukken TRT’ de pazar günleri “Pazar Konseri” diye bir program vardı. Benim yaşımda olanlar – burada yaşımın önemi yok- mutlaka hatırlayacaktır. İşkence gibiydi! Bir sonraki programda çok cazip değildi belki ama pazar konseri de çocuk halimizle gerçekten çekilmezdi. Yıllar geçtikçe müzik zevklerim değişti. Kulağım evrildi diyebilirim. Yazı yazarken, evde iş yaparken usulcacık çalan klasik müzik beni mutlu etti. Vivaldi’ nin neşeli tınıları, Mozart’ ın iddialı notaları ruh halimi belirledi. Bazen bahar, bazen kış. İsimlerini çok aklımda tutamasam da -ah gitgide zayiflayan hafızam- duyunca mutlu olduğum melodilerin sahiplerine ilgim arttı.

İşte bunu bilen sevgili arkadaşım, iş yerinde içilen kahvelerin muhabbetli yanı @feraye_gulum bana Fazıl Say’ ın Çocuklar İçin albümünü hediye etti. Dinlemek için epey bekledim. Sıradan bir zamana, araya dereye sıkıştırmadım:) Ama gelin görün ki pek hayal ettiğim gibi çıkmadı. Kısacık parçalar, araya giren ve sürekli açıklama yapan bir ses! Oysa ben akıp giden, bir ilkbahar sabahı tek başıma yürüdüğüm çiçekli bir yol hayal etmiştim… Hatta Defne ile bol bol dinleriz dedim ama iki kez dinleyip kapak tasarımına bayıldığım için rafta görseli kalacak şekilde yerini aldı. Acaba dinleyip benim gibi düşünen ya da beğenen var mı?

0

İşsizlik Var Mı?

Ben bu ülkede işsizlik olduğuna inanmıyorum. İstatistikler ne derse desin, iktidar partisi ile muhalefet partileri rakamları istediği kadar farklı olsun. Ben işsizliğe inanmıyorum. Çalışan, çalışmak isteyen, çalışmaya mecbur olan herkesin bu ülkede ekmek yediğini her gün görüyorum. Motor kurye olarak çalışan kadın, serebral palsili çocuğu için instagramda sarma yapıp satan kadın, hamallık yapıp her ay bir günlük gelirini bir hayır kurumuna bağışlayan adam ve daha niceleri… Biz üç milyon Suriyeliyi ülkemize aldık ve doyuruyoruz. Onları her denetimde görüyorum. Ve işverenler şunu söylüyor, bizim insanımızın beğenip yapmadığı işleri yapıyorlar. Ha onlarda bir kaç yıl sonra alışır, değişir bilemem…

Dün bir kargo şirketi çalışanları ile tartışıp sinirimi bozdum. Ben bunu kargo şirketleri ile ayda bir kez yaşıyorum. Artık şikayet de etmiyorum. Çünkü biliyorum yapabilecekleri bir şey yok. Çünkü onlar ne söylerse söylesin mesele oradaki insanda bitiyor. Herkes kolay yoldan para kazanmak istediği ve yaptığı işten memnun olmadığı için bu tatsızlıklar yaşanıyor.

Yıllar önce İstanbul’ da çalışırken büyük bir kargo şirketinin Avrupa yakası dağıtım merkezini denetlemiştim. Gönderilerde yüzde beş hata olduğunu söylemişti insan kaynakları sorumlusu. Nedense ben genelde o yüzde beşin içinde oluyorum!

Çalışmanın tadını, emeğin kıymetini anladığımız insanlarla bu ülke kalkınır. O zaman yollar daha güzel aşılacak. Bordro mahkumu diye türetilen bir deyimi iş hayatında söylediğimiz sürece bu yollar hep virajlı olacak..

Not 1: Fotoğrafta gördüğünüz tatlıyı komşum yollamıştı. Sunumun şıklığına bakar mısınız? Komşudan komşuya gelen bir tatlıda bu kadar zarafet varken insan ekmeğini kazanırken neden bu kadar hoyrat ve özensiz anlamış değilim!

Not 2: Bebeğim tabi ki Ankara’da Lale Hanım’ ın ellerinden:)

0

Mahremiyet

Geçen yazımda bahsetmiştim, Emre’ yi ev dışında bensiz keyifli vakit geçireceği aktivitelere götürüyorum diye. Jimnastik için bir ayı doldurduk. Bayrama iki hafta var. Sonrası için planlarım olduğundan yeni bir kura yazılmadım. Ama Emre sporu çok sevince hadi bir yüzme kursu deneyelim dedim. Evimin hemen yanında Kidsfit‘ in iki haftalık hızlandırılmış yüzme kursunu duyunca balıklama kayıt yaptırdım:)

Dersler yine bize çok yakın spor merkezi Spor Town havuzunda profesyonel ve çok ilgili eğitmenler eşiliğinde gerçekleşiyor. Bir çok anaokulu da yaz için bu havuzu kullanıyor. Tesis tüm bunlara cevap verebilecek kapasitede. Soyunma odaları, anne-erkek çocuk, anne-kız çocuk, baba-kız çocuk, baba-erkek çocuk şeklinde gayet güzel ayrılmış. Ama gelin görün ki bazı anneler fütursuzca kız ya da erkek çocuklarını merdiven boşluklarında, herkesin gelip geçtiği yerde kabak gibi soyup giydiriyor! İlk gördüğümde inanamadım. Zira bahsettiğim çocuklar sekiz on yaşında! Ki ben yaşı ne olursa olsun çocukların -bebeklerin de- kıyafet değişimlerinin herkesin içinde yapılmasına karşıyım. Çocuk tacizi,istismarı, tecavüzü bu kadar artmışken, ortalık bir sürü sapık doluyken nasıl çocuğunuzu ortalık yerde böyle teşhir edersiniz diye bağırmamak için kendimi zor tutuyorum. Ben Emre’ ye soyunma odasında bile cinsel organını nasıl örtmesi, nelere dikkat etmesi gerektiğini anlatıp öğretmeye çalışırken, çocuk merdivenlerden çıkarken bombardımana maruz kalıyor. Ve “anne noluyor diyor?” Artık görmemesi için onu kucağıma alıp hızlıca orayı geçiyoruz.

Bu olayı yaşadıktan sonra bir kaç ay önce bir arkadaşımla yaptığım sohbet aklıma geldi. Arkadaşımın eski evi şehir merkezinde ve bir cephesi ara bir sokağa bakıyormuş. Geceleri koca koca adamlar o sokağa gelip çişlerini(!) yapıyormuş. Öyle çok oluyormuş ki arkadaşım bunu görmemek için o pencerenin perdesini sürekli kapalı tutuyormuş. “Ama ne fark ettim biliyor musun Zuhal?” dedi bana ve devam etti “gündüzde o sokağa kadınlar erkek çocuklarını getirip çişlerini yaptırıyordu!”  Ne dersiniz, fazla söze gerek var mı?

Not 1: Defne’ yi babaanneye bırakıp bu kursa Emre ile gittiğimiz için hızlıca gidip geliyoruz. Ama önümüzdeki hafta bu konuyu spor merkezinin yönetimi ile konuşmayı planlıyorum.

Not 2: Bu olayın gölgesinde kalsın istemem gerçekten havuzda çalışan tüm eğitmenler çok ilgili bilginiz olsun:)

0

Kardeş Kıskançlığı

Olmazsa olmaz, bir doğa kanunu! Ama anne için yürek sızısı diyebilirim. Çok şükür etkileri azalarak devam ediyor:) En başa gidip maceramızı anlatayım. Biraz uzun olacak hazırsanız, vaktiniz varsa başlayın:

Hamileliğimin yedinci ayı itibari ile yaşadığım sıkıntılar nedeniyle Emre’ yi kucağıma alamadım ki bu onun için de benim için de çok zor oldu. Ama ben ona bunun nedenini anlayabileceği kadar anlattım. Çilek yemeye başladığımızda kerdeşin gelecek ve seni kucağıma yine alabileceğim gibi gibi. Doktor kontrollerine birlikte gittik ve “lütfen annemi iyi eder misin doktorcum?” diyerek beni ağlattı… Her neyse doğum başladığında o zaten uyuyordu ama sabah kardeşi doğunca yanımıza geldi ve gece dördümüz hastanede birlikte kaldık. Sorunsuz eve döndük. Ama on beşinci gün civarında sıkıntılar başladı. Bunların neler olduğunu yazıp ileride oğlumun istemeyeceği bir anı bırakmak istemediğim için paylaşmayacağım. Ama beni ziyadesiyle üzen bu hal ile nasıl başa çıkacağımı bilemiyordum. Gerçekten bu çaresizlik. İnsanın iki parçaya bölünüp hiç bir tarafa yetememesi imiş. Koca adamla bu durumu paylaştığımda “geçer hayatım üzülme, hepimiz böyle büyüdük…bla bla bla” gibi konunun üzerinden teğet bile geçemeyince derin bir nefes alıp profosyonel yardım aramaya başladım. Tabi bu arada fikirlerine güveneceğim arkadaşlara durumu anlatıp çözüm arıyordum. Betül Mardin’ in çok sevdiğim bir sözü var: Eğer sen kendi hayatın üzerindeki kontrolünü kaybedersen başkaları ele alır ve sonuçlar istediğin gibi olmayabilir. (Tam olarak bu olmasa da özü itibari ile böyleydi:))

Hemen Emre’ nin sevip iyi vakit geçirebileceği, evden de çıkabileceği ama benim onu kendimden uzaklaştırdığımı düşünmeyeceği aktivite arayışına girdim. Ve yine Kindyroo imdadıma yetişti. Yeni mekanlarında jimnastik dersleri de başlamış. Haftada iki gün bir saat, neden olmasın dedim. İki haftalık Defne, üç yaşında Emre ve lohusa ben atladık arabaya gittik. İlk ders Emre beni yanında istedi. Dönüş yolunda konuşup onu oyun odasında Defne ile bekleyeceğimi anlattım. Öğretmenleri ile de durumumuzu görüşüp özellikle dikkat etmelerini -sınıftan çıkıp beni görmek istediğinde yeni bir aktiviteye yönlendirip, onu beklediğim yönünde iknaya çalışmaları hususunda- rica ettim. Üçüncü derste her şey tamamdı! Derse arkasına bakmadan koşarak gidiyor, ders bitince de koşarak gelip bana sarılır hale geldi. Defne’ yi emzirmek hiç sorun olmadı. Hatta uykusuzsam yanına kıvrılıp uyuduğum zamanlar dahi oldu. Bir ay devam ettik hepimize iyi geldi. Zamanı keyifli geçirdik ve ben yalnız olduğum için zaman hızlı geçti.

Ama evdeki sıkıntılarımız yine devam ediyordu. Yakın arkadaşım Çocuk Psikologu Amber Dalmaz Urfalı ile telefonda uzun uzun konuştuk. Bursa’ da yaşamadığı için sadece telefonla bana destek olabiliyordu. Ve mutlaka bir uzmanla görüşmemi tavsiye edince daha öncede Emre için gittiğimiz Ayşegül Alkış’ tan randevu almaya karar verdim. Fakat Emre’ yi jimnastiğe götürdüğüm bir gün  Kindyoo’ dan Ahmet Bey ile ayaküstü konuşurken neden Kindyroo’ nun psikologu ile görüşmediğimi sordu. Bende alanında yetkin, tecrübe sahibi biri olsa -Kindyroo’ nun daha önceki piskologları genelde yeni mezun oluyordu ve beni pek memnun eden cevaplar verdiklerini söyleyemeyeceğim- iyi olur dedim. Yeni çalışmaya başladıkları Aysel Şentürk’ ün on sekiz yıldır çocuklar üzerinde çalıştığını, bir denememi, memnun kalmazsam yine istediğim yere gidebileceğimi söyleyince denemeye kara verip randevu aldım. Ve bingo! Bir saat görüştüğüm Aysel Hanım hem bana hem de Emre’ ye iyi geldi. Bana verdiği ufak tiyolar inanın hayat kurtarıyor diyebilirim. Benim durumumu tahlil etmesi, anlaması ve aynı yollardan kendinin de geçmiş olması da benim ikna olmamada önemli oldu. Bir saat süren görüşmeden çıktığımda ne yapacağımı biliyordum. Kendime güvenim tam eve geldim ve iki gün içinde gözle görülür mesafe kat ettik. Her geçen gün de yol almaya devam ediyoruz. Biliyorum bu uzun soluklu bir maraton ve biz ebeveynlerin rolü çok önemli. İleride ne Emre’ nin ne de Defne’ nin çocukluğuna dair kendi adıma pişmanlık yaşamak istemiyorum. Aynı şekilde onlarında çocukluklarını anımsadıklarında mutlu hissetmeleri en büyük arzum. Keşkelerin ve pişmanlıklar bu güzel günleri gölgelemesine izin vermemeye kararlıyım. Çünkü kardeşin ne değerli olduğunu yaşayarak öğrendim. Anne olarak da iki çocuk sahibi olmanın ne büyük lütuf olduğunun farkındayım.

Yaşı kaç olursa olsun kardeş kıskançlığı kaçınılmaz. Size tavsiyem benim gibi yalnız bir anneyseniz mutlaka yardım alın. İmkanınız varsa büyük çocuğunuzla aktivitelere katılın. Herkes keşke kreşe verseydin -psikologumuz dahil- dese de bu konudaki hassasiyetim nedeniyle pişman değilim. En önemlisi içinizden gelen sese kulak verin. Susturun diğer tüm sesleri, annelik içgüdülerinizi dinleyin. O, en doğrusunu size söyleyecektir.

Bu süreçte beni dinleyerek, kitap göndererek, tavsiye de bulunan tüm dostlarıma da sonsuz teşekkür. Ben çok şanslıyım biliyorum ve bunun için her zaman şükrediyorum.

Not: Bu yazının altına yine Kindyroo reklamı yapıyorum diye abuk yorum yapanlar olacaktır. Hakaret olmadığı sürece yayınlayacağım. Ama peşin söyleyeyim her şeyin parasını ödüyorum ve yakında onların da beğenmediğim yanları var. Yakında yeni bir araştırma yazısı ile karşınızda olmayı planlıyorum. Kindyroo’ da benden nasibini alacak merak etmeyin. Ama bu onların iyi olduğu tarafları değiştirmez:)

Not 2: Kitapları henüz okumadım. Traccy Hogg’ un kitablarını çocukluk arkadaşım gönderdi. Bu süreçte beni dinleyerek inanılmaz destek oldu. Henüz bitiremedim. Bitirince yorumlarımı paylaşacağım!

Not 3: Okunacaklar kitapların boyu 50 cm oldu. Ama ümitliyim tatilde çok okuyacağım:)

0

Ve İki

22 Nisan hayatımın en güzel ikinci günü oldu, ilki ile eşdeğer. Sanırım bir kadının hayatında yaşayacağı en güzel anlardan biri, doğum sonrası geldiği odada bebeğinin kucağına verilmesi. Allah isteyen herkese nasip etsin. Felaket tellalları ve işte şimdi mahvolduncuların bakışlarına rağmen Defne kelebeği ile dansımızın 49. günündeyiz. Bu sefer daha rahatım çünkü tescilli ve tecrübeli bir anne olarak ağlamalarından kendimi sorumlu hissetmiyorum:) Etrafın saçma sapan yorumlarına üzülmüyorum. İlk günler emmeyen bebeğim ve gelmeyen sütümü hiç dert etmedim. Çünkü yaşanmışlık ve iki yıl doya doya emzirilmiş bir ağabey var:)

Bugüne kadar yazmak için çok fırsatım oldu ama kendimi hazır hissetmedim. Oysa Emre’ de -evde sürekli kardeşimin benimle olmasına rağmen- uyumaya, yemek yemeye, duş almaya bile vakit yoktu. Şimdi daha dingin ve sakinim. Tüm gün evde Emre, Defne ve ben birlikteyiz. İkinci çocuğu düşünen ya da bekleyen tüm annelere tavsiyem sakin olun. İçinizdeki huzur önce sizi sonra bebeğinizi saracak emin olun. Böyle anlatıyorum diye sanmayın ki her şey toz pembe. Değil tabi! Ben de uykusuzum, yorgunum ama daha organize ve yardım taleplerine açığım. Ben sakin kaldıkça işler daha hızlı yoluna giriyor. Kimseye tavsiye vermek haddim değil ama korkutmak için de burada değilim. Biliyorum ilerleyen günler daha zor olacak -emeklemesi, yürümesi, ek gıdası- ama keyfi de daha çok olacak.

Bu süreçte beni en çok üzen kardeş kıskançlığı oldu. Bunun için kendimi ne kadar hazırlasam, okusam araştırsam da Emre’ nin bir andaki değişimi beni hem çok şaşırttı hem de üzdü. Lohusalık denen duygusal yoğunluğun bendeki yansıması belki yüzde ondur. Çünkü doğumun ikinci gününden itibaren bedenimdeki tüm rasyonel damarlar aynı hızla beynime kan pompalıyordu:) Emre benim ilk göz ağrım ve her ikinci çocuğu olan anne gibi ona haksızlık yapıp yapmadığım duygusu ile çok mücadele verdim. Emre’nin Defne ile yaşadığı alışma süreci beni üzmedi desem yalan olur. Bununla ilgili yaptıklarım sanırım bir sonraki yazımın konusu olacak. Şimdilik bir merhaba demek istedim. Siz de iyi misiniz?

Not: Fotoğrafta gördüğünüz tebrik yazısı ve güzel hediyesi görmeden sevdiğim güzel arkadaşım Elif’ e ait. Üç arkadaş kurdukları kidslivingetc ile harika işler yapıyorlar, bir göz atın derim:)

1

Hamilelik Goygoyları Vol3.

Şimdi de sıra kullandığım kremlerde. Aslında bu kremlerin hamilelikle pek alakası yok. Emre’ ye hamile kaldığımdan beri yediğim içtiğim her şeye dikkat ettiğim kadar kullandığım krem, şampuan, makyaj malzemesi vb. de dikkat ediyorum. Yüzde yüz kaçamasam da kimyasal olanı mümkün mertebe bedenimden ve etrafımdan uzak tutmaya çalışıyorum. İşte kullandığım ve çok memnun kaldığım kremlerim ve temizleyicilerim:

Duş alırken ve yazın yüzümü yıkamak için Bioderma Whıte Objejtive günlük yıkama jelini kullanıyorum. Yazın daha çok yağlanan ve gözenekleri büyüen cildime çok iyi geldi.

Dermalogica Microfoilant toz temzileme ürünü. Peeling yapmış gibi bir etkisi var. İki güne bir kullanmak iyi diyor uzmanlar. Ama ben zaten işe gitmediğim zaman cildime bir türlü düzenli bakamıyorum. Yazın gerçekten hissedilir bir etkisi var bende.

Yves Rocher’ in shea yağlı el kremi. Bu krem de son dönem favorimlerimden. Sanırım Aralık ya da ocak ayında üyelerine hediye olarak verdi marka bu kremi. Çok da iyi yaptı. O günden sonra işte, evde, çalışma masamda, çantamda bir tane olmak üzere her yere serpiştirdim. Kokusu -shea ne de olsa- harika, hızlı emiliyor. Etkisi de güzel.

Yüzüme nemlendirici olarak Yves Rocher’ in yağsız normal ciltler için olan kremini kullanıyordum. Yazın çok iyi oluyor, yağlandırmadan nemlendiriyordu ama hamileliğe bir de sert geçen kış eklenince yetmemeye başladı.  Bunun üzerine eczane ürünü olan La Roche Posay’ ın Cicaplast’ ını kullanmaya başladım. Gün aşırı, duş sonrası. Çok iyi geldi ama hamilelik sonrası durumumuz ne olur bilemiyorum. Zira benim cildim için yağlı gelebilir. Bakalım bekleyip göreceğiz.

Dermalogıca’ nın fotoğraftaki barier repair ürünü de kışın soğuk günleri için inanılmaz bir kalkan. Yine hamilelik mi soğuk mu bilmiyorum bu kış yanaklarımda kılcal kızarıklıklar oldu. Bu sorunu sabah evden çıkmadan bu kremle bertaraf ettim. Çok çok pahalı ama üç yıl kullanım süresi ile gönüllere su serpiyor diyebilirim. Bu raf ömrü ne kadar organik sormayın ama olur mu?

Loccitane Akasya kokulu vucüt sütü. Tek kelime ile şımarıklık. Ama çok iyi geliyor:)

Ve Yves Rocher organik lavantalı ayak kremi. Çok çok memnun kaldım. Zira ayak bakımına son derece önem veriyorum. Bunun için neler yaptığımı bana burada anlattırmayın:) Her duş sonrası yumuşacık ayaklara iki dakikalık masajla çok iyi geliyor. Bu konuda hassas olan herkese tavsiye ederim. Yok ben yüzüme bir kremi zor sürüyorum bir ayağım eksikti derseniz onu da anlarım, sallayın gitsin!

Benden bu kadar kızlar. Siz bu yazıyı okurken belki de ben ikinci bebeğimi kucağıma almış olurum:)