0

Topitop

davŞu topitopların güzelliğine bakar mısınız? Bunları kızımın bir yaş gününde gelen misafirlere hediye olarak verdim. Durun durun her şeyi en baştan anlatmalıyım:)

Emre’ ye eşimin ailesinde ilk torun olması hasebiyle iki kez doğum günü yaptık. Hele ilk doğum günü öyle böyle değildi. Ben Emre’ ye ne yapıldıysa Defne’ ye de aynısını yapmaya özen gösteriyorum. Bu nedenle yıllar sonra fotoğraflara bakıp “vay ona böyle kutlama yaptınız, beni sallamışsınız” demesin diye yine böyle bir organizasyon için kolları sıvadım. Ama en baştan söyleyeyim Defne’ cik için böyle bir parti bir kez organize edeceğim. Nedeni bana kalsın:)

Ne diyordum, parti evet. İlk olarak mekan bulmam gerekiyordu ama ben çok aramadım. Evimin hemen yanındaki Dantel Parti Evi biçilmiş kaftan olarak hizmet veriyordu:) Altı ay önceden rezervasyon yaptırdım. Çünkü bahar dönemi haftasonları adeta pazarda ucuz tişört gibi kapış kapış! Parti organizasyonunda çok tecrübeli olan Dantel Parti Evi sahibesi Kübra Hanım bir ay kala beni düzenli olarak aradı, sıkıştırdı. Tüm detayları not aldı. Valla onun sayesinde bende koca bir yükü omuzumdan onun üzerine atmış oldum:)

Defne’ nin kıyafetini de onunla birlikte seçtik. Bursa’ da özel günlerde bebek/çozuk kıyafetleri tasarlayıp diken Mürdüm Kids’ e yönlendirdi. Ama hiç memnun kalmadım. Aslında artık buradan memnun kalmadığım yerleri yazmamaya karar vermiştim ama yine de bunu yazmam lazım. Yaklaşık üç hafta önce Defne’ yi götürüp ölçülerini aldırdım. Ayakkabısından saç tokasına kadar tüm detaylara karar verdik. Doğum gününden bir kaç gün önce teslim etmelerini, bir aksilik olursa düzeltmek için zamanımızın olmasını da özellikle rica ettim. Sipariş üzerine yapılan ayakkabı da elbise de cumartesi günü zar zor teslim edildi. Ayakkabı Defne’ nin ayağına iki numara büyük(!) geldi. Elbise bitmemişti, orada ayaküstü bitirmiş gibi yaptılar ama kemeri hala büyüktü. Bunların hiç biri önemli değil de doğru düzgün bir özür bile dilememeleri beni çok sinirlendirdi. Aldıkları parayı buraya yazmak bile istemiyorum. Ama sen el kadar bebeye abiye kıyafet diker gibi para alıp bu şekilde hizmet yapmamalısın. Ama oluyor maalesef. Elbiseyi alırken en son görevli kıza “hiç memnun kalmadığımı söylememe gerek var mı?” dedim. Cevabı “evet, fark ettim” oldu! Daha ne diyim yaaa? Zaten böyle abartılara karşıyım iyice sinirlendim. Ama dedim sakin ol Zuhal’cim:)

Partiyi Pazar sabah brunch olarak ayarladık. Yine Dantel Parti Evinin sahibesi Kübra Hanım sağolsun daha önce hiç böyle bir organizasyon yapmamış olsalar da beni kırmadı ve inanılmaz güzel iş çıkardı ekibiyle:)

Gelelim fotoğrafta gördüğünüz topitoplara. Bunları da yine Kübra Hanım instagramda bulup “bunlar tam size göre” dedi. Yok ben şeker dağıtmam dedim:) Şeker değil tohum diyince inanamadım! Geri dönüştürülmüş atık kağıtları gıda boyası ile renklendirip içine kır çiçekleri tohumu koymuşlar. Bunlardan neler yapıyorlar inanamazsınız. Gökçenin hesabına mutlaka göz atın. Tüm detayları mutlaka tek tek belirtin. Ben isim söylemediğim için kağıtları mavi yapmışlar. Dert mi elbette değil:)

Eğer benim gibi bir defalığına bu işlere bulaşıp dışarıda bir şeyler yapacaksanız size de fikir olsun:)

Not 1:Çocuklara dair her şeyi son on yıldır çok abartır olduk. Bu konuda da inanılmaz bir mahalle baskısı var. Bende bunun kurbanıyım lütfen kimse laf etmesin:)

Not 2:Evet takvim Nisanı gösteriyor çünkü yazıyı Nisan’ dan beri paylaşacağım. Seneye kalmadığına şükür:)

Reklamlar
0

Şifre Meselesi

davCanan Karatay’a hep mesafeli durdum. Ama son dönem okuduğum kitaplar beni hep ona yönlendirdi. Ve anladım ki o bir duayen! Neden mi?

Bir kere çok iddialı ve ezber bozan laflar ediyor. Bu da insanı sarsıyor. Çünkü yıllardır bize doğru diye yutturulanların aslında tamamen küresel bir pazar dayatması olduğunu okudukça, araştırdıkça anlayabiliyorsunuz. Birilerinin sizin sağlığınızla bu kadar korkmadan oynayabilmesine hayret ediyorsunuz. Herkes yanlış bu kadın mı doğru diye sorgulamaya başlıyorsunuz… Ve evet bu kadın doğru. Acı ama gerçek. Acı olan milyonların kitleler halinde böyle kandırılması.

Sağlık konusunda artık her daim elimin altında bir kitap var. Sürekli yeni bilgilerle kendimi ve beslenmemi şekillendirmeye çalışıyorum. Canan Karatay’ ın bu kitabı bir başlangıç olamaz. Ben okumadım ama önceki kitapları kesinlikle listeye alınmalı. Hep yazıyorum ne yediğimiz çok önemli ve ben her geçen gün bu konuya daha çok özen gösterip dün az bildiğim şeylere hayıflanıyorum.

Kitabın yazım dili çok basit. Arada tıbbi terimler var ama sizi yormuyor. Ve gerçekten en temel şeyleri hayatınıza nasıl adapte edersiniz onu anlatıyor. Bu konularla ilgilenip bir ucundan başlamak isterseniz mutlaka okuyun.

Not: Canan Karatay’ ı bir kere bile tam olarak dinlemişliğim yok. Ama onunla ilgili yapılan her haberi başlık olarak okudum. Gebelikte şeker testi konusunda da kendisinin gereksiz açıklama yaptığını düşünüyordum. Ta ki kitapta ne demek istediğini tam olarak anlayana kadar. Şimdi olsa iki hamileliğimde de şeker yüklemesi yaptırmazdım. Kimseye tavsiye/telkin veremem. Siz de hocanın dediklerini okuyun, kararı kendiniz verin.

0

Zennup 1844

davGöreve İstanbul’ da başladığım ilk yaz 2009. Hava çok sıcak, kurum binası çok eski, klima bile yok. Belki de ondandır anılar hala sımsıcak:)

Tijen İnaltong’ u keşfetmem o günlere rastlıyor. Öğlen arasında mutfaktazen adlı blogunu hatim ediyorum:) Bir haftada bitiyor ama beni kesmediğinden hemen bütün kitaplarını sipariş ediyorum. Günde iki saat yolda, bir saat de evde -tabi çoluk çocuk yok, hayat avare akşamlar şahane- kitap okuyorum. Önüme yepyeni pencereler açılıyor. Nasıl keyif aldığımı anlatamam okurken. Mutfaktan Taşan Öyküleri seneler içinde kaç kere okudum bilmiyorum. Hele bazı bölümleri var durup durup hala okuyorum. Öncelikle benim gibi mutfak ve eski aşığı biriyseniz ve bu kitabı okumadıysanız  alın okuyun bu bir…

İkincisi yani Zennup 1844 ile alakası ne derseniz işte ben bu kitap sayesinde tanıdım. Ömür Akkor’ u. Bursa’da yaşadığını da öğrenince hep takip ettim kendisini. Yaptıkları, yazdığı kitaplar, arkeolojiye olan merakı… say say bitmeyecek kadar çok yönlü oluşu onu bir aşçıdan çok ötelere taşıyor bence.

İmza günü olduğunda koşa koşa gidip imzalattım, iki laf için nerelere gittim bir bilseniz:) Tavsiye ettiği her yerden de çok memnun ayrıldım.  Açtığı restoranı deneyimlemek için de ilk ayların geçmesini bekledim. Çünkü sosyal medya ile inanılmaz bir misafir potansiyeli olduğunu biliyordum. Başka şehirlerde oturan arkadaşlar “ya biz tatile giderken sırf onun için rezervasyon yaptırıp uğradık, sen hala gitmedin mi?” kabilinden sitemler etti… O derece bir durum!

Bende eşimin doğum günü vasıtası ile bir cuma akşamı için rezervasyon yaptırıp gittim. Şık şıkıdık hazırlandım. Emre’ yi babaanneye Defneyi teyzeye bıraktım. Başbaşa, sakin bir yemek, hayattan çalınmış iki saat hayali ile yüzümde gülücükler:) Mekanın yerini biliyordum. İkinci kat olması şaşırttı, ama dert mi? Tabi ki hayır. Mekan dekorasyonu çok güzel. İnanılmaz özenli. Yemekleri söylemeye bile gerek yok. Olması gerektiği gibi yani Ömür Akkor’ a yakışır şekilde iyi, çok iyi. Ama, ama, ama…

Masalar neredeyse birbirine bitişik. Yan masadaki beyefendi ile mecburen tanışıp sohbet ettik. Cuma olması nedeni ile çok yoğun. Eleman sayısı çok fakat yine de servise yetişmekte zorlanıyorlar. Bir de üstüne insanlar yemekler hakkında bir iki soru sorup garsonu tuttu mu…İster istemez aksaklıklar oluyor. Bunlar hiç dert değil de masaların bu kadar yakın olması bence kabul edilemez. Bunu  hangi saikle yaptıkları beni ilgilendirmez. Herkes fiyatların pahalı olmasından dem vuruyor. Memlekette genel bir pahalılık var hatta dünyada bile böyle. Kaldı ki sıradan bir yere gitmiyorsun. Bunun bilinci ile şehrin en “trendy” mekanındasın. Zaten “pahalı” söylemi gitmek isteyip gidemeyenlerin uydurması. Çünkü iğne atsan yere düşmez bir kalabalık vardı akşam servisinde. Benim gittiğim akşama “denk geldiğini” de düşünmüyorum. Giden herkes aynı şeyi söylüyor. Yanımdaki masa boşalınca anında başkası gelip oturdu falan filan…

Sözün özü başbaşa bir yemek için hiç uygun değil. Akşam yemeği için hele bir daha hiç gitmem. Çünkü bu kadar para veriyorsam sakin ve tadını çıkararak keyifle yemeğimi bitirmek isterim. Tabi bu tekrar gitmeyeceğim anlamına da gelmez. Mesela bir öğleden sonra ya da haftaiçi bir kahvaltı için fırsat kolluyorum:)

Not 1: Bursa küçük şehir. Bir kaç kez Ömür Akkor’ la karşılaşmıştım. Sıcak, mütevazı bir insan. Keşke en son karşılaşmamız bu ziyaretimden sonra olsaydı da bunları ona söyleyebilseydim. Zira ikinci dükkan için ağzından bir iki laf almayı başarmıştım. Çok iyi adam konuştururum, meslek hastalığı:)

Not 2: Tijen İnaltong’ un bloguna yazmıyor oluşu çok üzücü. Neyse ki instagramı aktif olarak kullanıyor:)

 

0

Umut

20160306_142043Her gün güzel şeyler olmuyor tabi. Memlekette de, işte de, özel hayatımda da. Ama her gün eve gittiğimde, Emre’ ye Defne’ ye sarıldığımda “oh” diyorum! Çok şükür umudum var. Bu illa çocuk sahibi olmak da değil.  Ne olursa olsun insan bir şeye -o şey artık her neyse- gönülden bağlanıp ona emek verdi mi, onun için hayaller kurup mutlu oluyor. Yarına gülümseyebiliyor.

Not 1: Emre ile okuduğumuz bu kitap Tübitak Yayınlarından. Üzerine konuştuğumuz ve sonunda ikimizin de mutlu bitirdiği bir kitap. Tavsiye ederim…

Not 2: Fotoğraf kötü kabul ediyorum. İdare edin:)

0

Memleketi Ben Kurtaracağım!

20160220_152625.jpgÜniversite son sınıftayım. Praktiker’ de çalışıyorum. Okula ara sıra uğruyorum çünkü tam zamanlı Praktiker elemanıyım. Hayat beni çok yoruyor. İş, okul… Kendime hiç zaman ayıramıyorum ama en büyük keyfim Çarşamba günleri saat sekizde başlayan Avrupa Yakasını izlemek. İzlerkende ton balıklı makarnayı ve elma suyu soda ile hüpletmek. Evet hayatımdaki tek keyif bu. Ama bu yazıyı yazarken bile üstünden o kadar zaman geçmesine rağmen dizinin gününü bile çok net hatırlıyorum. O günlerde beni o kadar eğlendiren başka bir aktivite yok:)

Bu kitabı okuyalı çok oldu ama burada paylaşmamışım. Giriş kısımında Gülse Birsel Gazanfer Özcan’ ın hayatındaki yerini anlatıyor. Benim içinde Gülse Birsel’ in yeri çok ayrı, çok özel.

Gazete yazılarını fırsat buldukça çok keyif alarak okuyorum. Son dizisini izleme fırsatım olmadı. Yalan Dünya’ yı da çok sevmiştim. Ama Avrupa Yakası bence Türk dizi tarihinin kilometre taşlarından biri. Benim için Bizimkiler, Babaevi neyse Avrupa Yakası’ da o. Bu kadar da büyük konuşuyorum:)

Kitap elbette çok keyifli okuyun içiniz açılsın, kafanız dağılsın…Artık nasıl olacaksa!

0

Viyana Vol #3

davÖnceki yazıda da belirttiğim gibi Viyana tarihi dokusu bozulmamış bir şehir. Tuna kıyısında ve belirli yerlerde çok katlı binalar olsa da geneli dört beş katlı eski yapılar. Binaların tesisatı çok eski ama her şey tıkırında işliyor.Sokaklar da hali ile eski olduğu için çok dar. Bu nedenle kaldırımlar da çok dar ama yine de bebek arabası ile hiç zorlanmıyorsunuz çünkü sokak lambası için direk dikmeyip lambaları binadan binaya çelik halatlarla sabitleyip asmışlar. Gece olunca o tarihi şehir şıkır şıkır oluyor havada uçan ışıklarla. Tıpkı minareden minareye astığımız mahya ışıkları gibi.

dav

Yine dönüyorum Nilüfer’ e bir kaldırımda hem bisiklet yolu, hem engelli taşları, hem sokak lambasının direği derken bir bebek arabasını itemiyorsunuz. Hadi slalom yaptınız ve ilerlediniz. Bir kaldırımdan diğerine geçerken yirmi otuz santimlik bariyerlerden arabayı aşırtıyorsunuz. Bazı kaldırımlarda lütfedip bir teneke betonu bir kıyıcığa döküp “hadi gel buradan geç” diyerek bizi şereflendiren belediyeye şükranlar sunarak ilerleyebiliyorsunuz.

dav

Viyana’ da bütün kaldırımlar yaya geçidine ineceğiniz yerde ya da kaldırımın bitiminde yola sıfır şekilde yapılmış. Fotoğraflarını çektim ama fark edemiyorsunuz çünkü estetik olarak görünümü hiç bozmuyor. Farkı hissettirmiyor. Her şey düşünülerek planlanarak yapılmış. Bunu anlayıp gülümsüyor ve yolunuza devam ediyorsunuz. Emre’ yi haftada iki gün iki saat jimnastiğe bırakıyorum. Her gittiğimde okul önündeki engelli rampasının önünde bir araba görüyorum. Araç sahibi de genelde çocuğunu oraya bırakan bir anne. Söylediğimde “acelem vardı, şimdi gidiyorum” bla bla bla… Sözün bittiği yer diyorum.  Ben bebek arabasını sırtıma alıyorum ama o arabasını iki adım öteye park etmiyor!

sdr

Sigara hassasiyetimiz eşimle hep vardı, çocuklardan sonra kat kat arttı. Yazın bir yerlerde oturmak en çok bu yüzden bize eziyet. Sigara yasağına bizim kadar sevinen var mıdır acaba? Ama o yasakları bile kabul ettirmek, içemezsiniz dedirtmek ne kadar zor oldu. Şimdi akşamları Özlüce Bulvarda yürüyüş yapıyoruz. Yönetmeliğe uygun olmayıp uygunmuş gibi gözüken mekânlar vapur bacası gibi tütüyor. Viyana’ da bir mekân ya kapalı ya da açık, ayrım çok net. Buradaki gibi yok cam balkon yaptık yok üstü açılıyor altı dökülüyor gibi saçmalar yok. Bizde kanun var ama kimi denetleyip neye hesap soracaksın ki? Adam asansörde sigara içmeyi kendine hak bilmiş…

Giderken gerek yaşayabileceğimiz zorluklar gerekse Avusturya siyasi çevrelerinin ülkemize bakış açısı nedeni ile endişelerimiz vardı. Tabi ki kaldığımız üç günde bizim buna maruz kalmamız çok düşünülemezdi ama insan yine de tereddüt etmiyor değil. Fakat şunu anlamış olduk ki kurallar ve insana verilen değer çok net. Hiçbir zaman yurt dışına gidip yerleşmeyi düşünmedim, hala da düşünmüyorum ama insan neden benim ülkemde de bunlar olmasın diyor?

Peki hiç mi beğenmediğin şey olmadı derseniz? Olmaz mı elbette oldu. Öncelikle hava alanından eve giderken ilk bindiğimiz tren çok eskiydi ve havalandrıma/klima yoktu. Ve bindiğimiz kapıda engelli rampası yoktu. Ne stres Allahım!

Her konuda hazırlıklıydım, savaş çıksa aç kalmazdık ama eşim her yerin 18:00-18:30 da kapanmasına fena içerliyor. Benim için –orada yaşasam da- dert olmayacak bir nüans ama gece gezen, markete giden, tatlı yiyen kısaca yarasa olanlar için Avrupa çok tat vermiyor:)

Viyana çok yaşanılası ve sakin bir şehir kaldığımız sürede anladığımız kadarı ile. Ama asla sürekli kalmak, yerleşmek istemem. Çocuklarımı kendi kültürümde ve bu toplumun ahlaki değerleri ile büyütmek istediğimi çok net bir kez daha anlamış oldum.

Ve son olarak kaldığımız ev. Eve girişimiz çok maceralı oldu. İsteyene detayları özelden paylaşabilirim. Size tavsiyem ev kiralayacaksanız airbnb den şaşmamanız:)

Not 1: Lütfen ilk fotoğrafa daha dikkatli bakın. Kaldırımların darlığı, bahsettiğim sokak lambası düzeni vb. Ama en önemlisi ufak bir tümsek için yapılan uyarı,ikaz çılgınlığını gözden kaçırmayın!

Not 2: İkinci fotoğrafta parka giden yol. Kaldırımlar ilk fotoğrafa göre ne kadar geniş. Ve bu genişlik olunca bisiklet yolu, yaya yolu, ağaç hepsi var gördüğünüz gibi. Dönün bir de memleket kaldırımlarına bakın. Geniş, dar fark etmiyor. Hepsini her yere yapıyoruz, neden? Yap-mış olmak için. Biz yapalım da işe yarasın yaramasın…Artık o başkalarının sorunu:)

0

Viyana Vol #2

davViyana tarihi dokusunu korumuş bir açık hava müzesi gibi. Emre arabasında otururken apartmanların ne kadar değişik olduğunu, neden her binada heykel olduğunu sorup durdu:)

Tuna nehrinin kıyısı ve alt tarafında kalan sokaklar merkeze göre daha sakin ve turistsiz. Bu bölgedeki tasarım dükkânlar benim gezmeyi en sevdiğim yerlerden oldu. Özellikle kırtasiye ve ev ıvır zıvırı satan yerlere doğru burnumuzu dönüp adımladık. Hava kaldığımız dört gün boyunca çok güzeldi. Sadece bir akşamüstü yağmura denk geldik, onu da hazırlıklı olduğumuz için sorunsuz atlattık.

dav

Çocuklara gitmeden önceki Cuma günü aşı yaptırmıştım. Doktor ateş olabilir, birkaç gün sonra da grip-nezle gibi burun akıntısı yapabilir demişti. İlaçlarımızı ve ateş ölçerimizi yanıma aldım. Kabızlıktan çok çektiğim için duruma bakıp yemeklerine katmak için probiyotik de alıp çantaya attım. Ama hiç ihtiyaç kalmadı çok şükür.

 

Gitmeden önce bize en çok söylenen aman yanınıza yemek alın, hurma alın, bisküvi alın, peynirinizi götürün… Aldık ama boşa yükmüş, almayın! Başka Avrupa ülkelerini bilmem ama Viyana’ da su bedava. Her yerde buzdolaplı su sebilleri var, basıyorsun soğuk su akıyor. Yemek konusuna gelince zaten hamur işleri başta ekmek olmak üzere çok çeşitli, zengin ve bizdekine benzer. Mükellef kahvaltımı yapmadan çıkmam derseniz o ayrı ama ben o mükellef kahvaltıyı çocuklardan sonra yılda sayılı zamanlarda yaptığım için beni bozmadı doğrusu! Marketlerde hazır sandviçler ve envai çeşit içecek var. Market gezerken alıp çantaya attık, çocuklar oynarken yedik içtik. Ayrıca organik yoğurt vb. ürünlerde çeşit de çok olduğu için her elimi attığımda doyuracak bir şeyler oldu. Yani öyle hurma al, bayılacak gibi olunca yersin falan yalan dolan:)

dav

Gelelim akşam yemeğine, e tabi insan o kadar gezip başka memlekete gidince güzel bir akşam yemeği yemek istiyor. Ama benim dini hassasiyetlerim nedeniyle vejetaryen yemek tercih etmem, günün erken başlayıp çocukların uyku saatinin akşam yemeğine denk gelmesi derken bu konuyu da akışına bıraktık. Bir gün çocuklarla evde yedik. Bir gün dışarıda sürekli atıştırdığımız için yemek aramadık. Bir gün pizza derken, yani sözün özü gezmeye geldim yemek teferruat dedim.

dav

Peki bizi en çok ne etkiledi? Parklar kesinlikle birinci sırada, hatta ilk onda ilk üçü onlara veriyorum. Park, park, park diyorum. Çocuklar olmadan önce parkın önünden geçmezdim. Ama şu an ne kadar önemli olduğunu anlıyorum. Altı yıldır Bursa’ da yaşıyorum. Eski evimin hemen yanında bir dere vardı. Emre doğduktan sonra ıslah edilip düzenlensin diye ne çok mail atmıştım Nilüfer Belediyesine. Şimdi iki yıldır oturduğum evimin yanında birçok boş arazi var. Belediyeye tüm site onlarca mail attık. Park alanı olarak gözüken yerlerin düzenlenmesi için ama gelen cevaplar içler acısı. Benim güzel ülkemde ben ağaç diye yeşil diye ağlaşırken elin oğlu yüzlerce dönüm araziyi şehrin göbeğinde vatandaşına bırakmış tepe tepe çiğnesin diye. Bizde o kadar araziye orman diyorlar. Çocuk parkı dedikleri yer ise o dev arazide belki iki üç yüz metre kare bir alan. Altı toprak, iki salıncak, bir minyatür kaydırak ve kum havuzu hepsi bu. Ağaçların gölgesinde, kuş sesleri içinde ve oyuncakların aksamları genelde ahşap. Etrafı çitle çevrili, kapısı kapanabilen ve evcil hayvanın alınmadığı son derece düzenli bir alan. Kalan yerler ya dümdüz açık alan ya da kocaman ağaçların altındaki yollar, çimenler. Ve çocukların hepsi bu açık alanlarda top oynayıp bisiklete biniyor. Çocuk parkında takılan en büyük çocuk üç yaşında falandır. Bizde Defne abisinin peşinden ayrılmadığı için o parklarda vakit geçirmedik. Ve nerede dursak Emre hemen kendine arkadaş buldu, hiç sıkılmadı. Bursa’ da bütün çocuk parkları lunaparktan bozma bin tane demir yığını oyuncak ve zemin parke döşeli. Çocuk düşüp kafasını kırsın da bir daha gelmesin diye!

Viyana’ da da trafik var ama insana saygı da var. Yaya geçidine adımınızı attığınız an o araçlar zart diye durup size yol veriyor. Bu şehrin en uzak sokağında da böyle, merkezde de. Üç gün gittin ne gördün diyebilirsiniz? Ama kaldığım süre zarfında hep bunu gördüm. Sadece bana değil herkese böyle. Kurallar çok net ve bir şey kuralsa adamlar bunu özümsemiş. Sorgulamıyor, uyguluyor.